Artik terk-i diyar`in vakti gelmistir

Posted in Havadan Sudan on Aralık 19, 2007 by mmustafauzun

Cunku www.mustafauzun.org adresimiz aktif hale geldi.

Yunus sagolsun :)

Oraya bekleriz bundan sonra.

Burasi elbette bir yere gidecek degil.

Yazilar arsivde…

Ama hani direk kendi adresimiz varken artik buralarda pek eglenmemeli :) diyorum.

Tum dostlara selam ile

www.mustafauzun.org

Gurbet Elde Dilsiz Kalmak ya da Gurbet Elde Neden Adam Yetişmiyor?

Posted in Makaleler on Aralık 10, 2007 by mmustafauzun

Almanya merkezli olarak Batı’ya göç eden gurbetçilerimiz 40 yılı aşkın bir süredir oradalar.

Fakat bu süreç içerisinde maalesef esaslı bir dil oluşturamadılar. Gurbetçi futbolculardan ve gurbetçi mankenlerden söz edebiliyoruz fakat gurbetçi şair, gurbetçi yazar ve gurbetçi düşünür gibi tanımlamaların çok uzağındayız.

Şimdilerde 60.00’i bulduğu söylenen ve yarım milyon insana iş imkanı sağlayan Türk şirketlerinden ve ekonomik alandaki başarılardan bahsetmiyorum elbette. Sonuçta anayurttan gelen, eli çantalı/başı takkeli zevat eli ile tüm kazanımları har vurup harman savrulabilir ve derdimizde o değil zaten.

Biz kültürün en önemli taşıyıcısı olan dilden bahsediyoruz. Maalesef 40 yıldır Avrupa’da olan 4 milyonu aşkın insanımız esaslı bir dil oluşturamadılar. Oluşturamadıkları gibi kompleksleri tavana vurmuş ve Alman ödüllü üç beş şahsın dışında ortalıkta pek isim de görünmüyor. Meydan Zehra ÇIRAK ve Aysel ÖZKAN’lara kalmış yani…

40 yıldır hala Sonderschule mekteplerinde sürünüyor gurbetteki Türk dili. Bastırılmış duyguları, oryantalist bakışları, ispiyoncu duruşları ve boylarından çok daha büyük kompleksleri ile meydana çıkanlarda doğal olarak koca bir yenilginin, ezikliğin ve bastırılmışlığın izlerinden başka bir şey sunamıyorlar.

İlk neslin cahilliğine, kırlardan Avrupa’nın göbeğine yerleşmenin şaşkınlığına, dil bilememenin verdiği daralmışlığa, bir makine gibi çalışmaya mecbur bırakılmaya ve bir tarla/daire parası kazanıp geri dönme planlarına bağlayamayız artık bu vahim durumu.

Belki 2. nesil için bu tür bahaneler geçerli olabilirdi fakat 40 yıldan bahsediyoruz burada.

Üstelik ne Türk kültürü ne de Alman kültürü alanında dişe dokunur ürünler veremeyen 4 milyonu aşkın insanımız bunu dert etmiyor hala.

Aynı süreç içerisinde Türkiye’de az çok bir gelenek oluşurken ve onlarca isim sayılabilirken Avrupa’da sadece 12 Eylül kaçkını solcuların getirdiği bir hareketlilikten söz etmemiz ne kadar acıdır… Neden Türkiye’den giden imamlarımız namaz kıldırıp/tuvalet temizleyip para kazanmanın peşindeler daha çok? Bir dil oluşturma çabasına girmeleri için vatandan kovulmaları mı gerekmektedir?

Çif dilli, çift kanatlı, çift pasaportlu gurbetçilerimiz neden çift taraflı bir çeviri hamlesini başlatamıyorlar mesela? Veya var ve biz mi göremiyoruz?

Freud ve Kafka gibi göçmenler/gurbetçiler Alman edebiyatına, sanatına ve kültürüne yön verirken bizim Feridun ZAİMOĞLU’na çizilen rol komik kalıyor gerçekten de.

Zaaflarından ziyade Türkiye’li kardeşlerine nazaran birçok avantaja sahip gurbetçi gençlerden istikbal vaad eden 3-5 isim gösterebiliyor muyuz?

Umudu kesmiş değiliz elbette.

Biliyoruz ki gençler diskolardan, biraz büyükçe olanları ise biraz daha kazanıp yazın bir ayını memleketlerinde günlerini gün edip geçirme ve eşe dosta hava atmanın telaşından az kurtulsalar bu iş olack.

Büyük bir imkan var aslında elimizde. Tüm İslam tarihi boyunca hiçbir zaman Müslümanlar bu kadar yüksek oranda azınlık olmadılar gayri müslim topraklarda. Bunun bize birçok getirisi olabilir. Bu büyük tecrübedir.

Bu fırsat çocukların Sonderschule’lerde, gençlerin disko barlar’da ve amcamların sırtlarına 40 yıllık yüklerini alıp bir çay içmek için gittikleri camilerin kafelerinde heba edilmemelidir.

Bu fırsat değerlendirilmeli muhakakk.

İthal damatlarla/gelinlerle veya 11 ay çile çekip 1 ay hava atmakla hiçbir şeyi çözemeyiz.

Milli Görüşlüler, Süleymancılar, Diyanet ve Nurcular, teşkilatlanmaya değil teşkilatların/ camilerin içlerini doldurmaya çalışmalılar.

Velhasıl, 4 milyon insanımız Avrupa’ya köklerini bir güzel salıverseler, gözü kapıda/eli tetikte hallerinden kurtulsalar ve dil/kültür/sanat alanında esaslı adımlar atmaya niyet etseler çok kısa bir süre içerisinde gurbetçi futbolcu ve gurbetçi manken gibi gurbetçi şair/yazar/edebiyatçı/düşünür tiplerine de aşina olacağız.

Vesselam

Yavaş yavaş ölürler – You start dying slowly

Posted in Yasadisi bunlar on Kasım 25, 2007 by mmustafauzun

Blogumuzu takip edenler bilirler…

Burada sadece kendi yazilarima, dosyalarima, kliplerime ve notlarima yer veriyorum.

Begenilerimi, sevdiklerimi filan eklemiyorum buraya.

Burasi bir portal filan degil.

Hatta ilk anlami ile, cesitli yerlerde yayinlayacagim yazilarin notlarini aldigim bir yer burasi…

Ama dostlar takip etmeye baslayinca bizde daha bir ozenle yazilarimizi eklemeye basladik, orasi ayri…

Simdi, alintilamadan gecemeyecegim bir siir var.

Dostlarinda mutlaka okumasini istedigim bir siir.

Nedense yeni gordum, yeni okudum.

Blog politikasinin :) disina cikarak yayinliyorum bu siiri..

Vesselam

Yavaş yavaş ölürler

Yavaş yavaş ölürler
Seyahat etmeyenler,
Yavaş yavaş ölürler okumayanlar,
müzik dinlemeyenler,
vicdanlarında hoş görmeyi barındırmayanlar.

Yavaş yavaş ölürler,
İzzetinefislerini yıkanlar
Hiçbir zaman yardım
istemeyenler.

Yavaş yavaş ölürler
Alışkanlıklara esir olanlar,
her gün aynı yolları
yürüyenler,
Ufuklarını genişletmeyen ve
değiştirmeyenler,
Elbiselerinin rengini değiştirme riskine bile
girmeyen,
veya bir yabancı ile konuşmayanlar.

Yavaş yavaş ölürler
İhtiraslardan ve verdikleri heyecanlardan
kaçınanlar,
tamir edilen kırık kalplerin gözlerindeki pırıltıyı
görmek istemekten kaçınanlar
yavaş yavaş ölürler.

Yavaş yavaş ölürler
Aşkta veya işte bedbaht olup istikamet
değiştirmeyenler,
Rüyalarını gerçekleştirmek için risk
almayanlar,
Hayatlarında bir kez dahi mantıklı tavsiyelerin
dışına çıkmamış olanlar.
Yavaş yavaş ölürler.

Pablo Neruda

Malum, bu aralar Ingilizce icin cirpiniyoruz. Zaten siiri de boyle bir arayis icerisinde iken bulmustum. O yuzden siirin Ingilizce`sini de ekliyorum alta. Kolay gele.

You start dying slowly

You start dying slowly
if you do not travel,
if you do not read,
If you do not listen to the sounds of life,
If you do not appreciate yourself.

You start dying slowly
When you kill your self-esteem;
When you do not let others help you.

You start dying slowly
If you become a slave of your habits,
Walking everyday on the same paths…
If you do not change your routin,
If you do not wear different colours
Or you do not speak to those you don’t know.

You start dying slowly
If you avoid to feel passion
And their turbulent emotions;
Those which make your eyes glisten
And your heart beat fast.

You start dying slowly
If you do not change your life when you are not satisfied with your job, or with your love,
If you do not risk what is safe for the uncertain,
If you do not go after a dream,
If you do not allow yourself,
At least once in your lifetime,
To run away from sensible advice…

Pablo Neruda

FAİZ DÜNYA GERCEĞİDİR. PEKI YA AHMET YASIN!!!

Posted in Umut on Kasım 1, 2007 by mmustafauzun

http://www.cemaat.com/6014/faiz-dunya-gercegidir-peki-ya-ahmet-yasin

Çocuktum.

Gül kokulu silahlarla dağlara çıkmak istediğimi yazmışım Ortaokul defterime.

Çeçenya’dan yükselen tekbir sesleri dolduruyordu sokaklarımızı o zamanlar.

Türkiyeli Müslümanlar sağcı olmadıklarını fark ediyorlardı. Sağcı olmadıklarını, muhafazakar olmadıklarını, demokrat olmadıklarını…

Büyüdük sonra.

Darbe yedik büyüdük…

İhale yedik büyüdük…

Filistin`in çok uzağına düştük şimdi. Reel politik bombalar patlıyor sağımızda solumuzda. Faiz dünya gerçeğidir ve Amerika her şeydir artık.

Sloganla olmaz bu işler falan filan işte. Bildiğimiz tüm yenik cümleler, bildiğimiz tüm arabesk cümleler.

Osmanlı, Medeniyet, İslam, Kapı Tokmakları, Vakıflar ve Süleymaniye. Süleymaniye iste. Şu bizim Süleymaniye lan. Şiir sonra. Sonra şiir yine. Sevgililere yakılan aşk türküleri Ahmet Yasin`e yazılanlardan daha fazla.

Beyazıt Meydanı suskun şimdi.

Hergele suskun.

Hayır, ayağa kalkmıyorum. Suçlu ben değilim çünkü. 25 yaşındayım üstad, hesabı büyüklere keseceksin.

Biz kalktık cümle alem akepeli olmuş zaten. Biz kalktık Fehmi Koru konuşuyor. Biz kalktık Ahmet Yasin susmuş.

Biz kalktık Zaman 600.000 dağıtılıyor ve Başbakan İmam Hatipli.

Malay bir cocugun duasinda yer alabilmek…

Posted in Umut on Ekim 23, 2007 by mmustafauzun

Az ilerimde oturuyordu.

Malay veya Indian cocuk…

15, 16 yaslarinda.

 Genc yani, delikanli.

Oyle bir duasi vardi ki…

Oyle bir boyun bukmesi, oyle icten bakisi…

Yanindaydim, hemen, basucunda.

Durdum ve seyrettim uzun uzun.

Beni gormuyordu bile…

Yasina bakmasan, omru hayatini kufurle gecirmis ve hayatinin son demlerinde Islam nuru ile tanismis yasli bir ihtiyarin son duasi zannedersin…

Uzuldum…

Kendi halime yandim.

Halimize yandim.

Gecistirdigim dualari, kilamadigim (!) namazlari dusundum.

Yandim.

Istanbul`da farkinda olamadigim degerlere burada daha bir sariliyorum simdi.

Modernizmin cani cehenneme…

Hizli yasamin cani cehenneme…

Malay bir cocugun, kara tenli bir kardesimin, Indian bir amcanin dualarinda olmak…

Onun askindan bir nebze olsun faydalanabilmek…

Rica ettim, selam verdim.

Kazandim ben hamdolsun.

Hamdolsun.

Sadece bunu yeniden yasayabilmek bile buyuk kazanctir bana.

Istanbul`un trafigine kurban verdigim gercekleri yeniden gorebilmek…

Hamdolsun…

Menekselerim ve okyanus kiyisi umutlar

Posted in Havadan Sudan on Ekim 18, 2007 by mmustafauzun

Menekselerim var artik…

TR de yapmak isteyipte yapamadigim bircok seyi burada yapabiliyorum artik.

Bu ne guzel duygudur.

Gul ve Lalenin yeri baska elbette…

Onlarin guzelliklerini, derinliklerini ve manalarini tartismak anlamsiz elbette…

Ama menekseler…

Annemin menekseleri, ablamin menekseleri…

Menekse de ayri bir hava var, burasi kesin.

Insani vuran, insana umut veren, insani tebessum ettiren bir tarafi…

Menekse umuttur, menekse dik durabilmenin adidir…

Menekse estetiktir, sanattir…

Menekse en buyuk sanattir, yaratilma sanatidir…

Gordugum her meneksede etkilendim su ana kadar…

Yuregimde hep tatli bir iz birakti.

Ve hep menekselerim olsun istemistim.

Defalarca almak, bakmak istedim ama yapamadim.

Bu buyuk bir sevgidir, yogunluk arasinda o sevgiyi kaybedebilirim diye yapmak istemedim.

Alirim menekseyi, bakamam ve o guzelim sevgi, o guzelim duygu kaybolur diye tereddut ettim hep ve almadim.

Menekselerim var artik…

22 adet menekse…

Birbirinden guzel, renkli…

Ama en cok beyazli olani seviyorum.

Bir suredir su verilmemis, kimisi boynunu bukmus…

Kaldirin basinizi dedim, kaldirin…

Bu dunyada hicbir aci boynu uzun sureli bukmeye degmez…

Hicbir huzun umuttan iyi degildir.

Sairane bir askla beklenilen acilar ve huzunlerde degmez umuda…

Hayat, umuttur…

Ve hayati bir meneksenin yapragindan izleyebilmekte buyuk bir istir.

Hamdolsun, menekselerim var.

Hep boyledir:

Gucu ihmal eden akil,

Akli ihmal eden guc,

Kalbi ihmal eden mantik,

Mantigi ihmal eden kalp…

kaybeder…

Bizde eger ruhumuzu ihmal ederek, is hayatin telasinda ve “erkek adam cicekle bocekle ugrasirmiymis” baskisi karsisinda bir meneksenin insana katabilecegi degerleri ve o estetik zevki ihmal edersek kaybettigimiz gundur.

Hayati boyunca ot gibi yasayan, koyun gibi surulen, onurlarini bir hic ugruna heba eden, kapi kulu, sunepe ve kisiliksiz adamlarin hicbir zevkleri yoktur.

Ve cicek sevgisi, bir meneksenin guzelligi asla sadece kadinlara birakilamayacak kadar degerlidir. Bu muhtesem guzellikler sadece hanimlara ait olamaz. Onlar sadece bir cinse umut vermek icin yaratilmamislardir. Onlar butun insanlik ailesine aittir. Tabi degerini bilenlere…

Guzel gunler bugunler…

Hamdolsun…

Gunes burada; Hint Okyanusundan dogup, Atlas Okyanusundan batiyor…

Ve Iki Okyanusun birlestigi bu noktada menekseleri olan bir mutlu insan yasiyor :)

Tum dostlara selam olsun

30 bin kişi Hilal’i gözledi

Posted in Haber on Ekim 12, 2007 by mmustafauzun

http://www.boyuthaber.com/haber/20071012/30000-kisi-HILALi-gozledi.php

http://www.haber5.com/haber.php?haber_id=295003

Atlas ve Hint Okyanusu’nun birleştiği noktada yer alan ve Ümit Burnu`nun da içinde bulunduğu Cape Town`da onbinlerce Müslüman Ramazan`in son gününde Hilal`i gözlediler.

İftar saatlerinde `Three Anchor Beach` da toplanan 30.000 civarında ki Müslüman,  sahilde Namazlarını kılıp, iftarlarını açtılar ve akabinde de hep beraber Hilal`i gözlediler.

Muhteşem bir günbatımı eşliğinde, şölen havasında düzenlenen ve Kur`an-i Kerim`ler, Salavatlar ve dualarla süslenen programa her renk ve ırktan Müslümanın omuz omuza katılması dikkat çekti.

30.000 Müslüman’ın kadın-erkek tek cemaat olarak Aksam Namazını birlikte eda etmelerini ve büyük bir senlik edası ile iftarlarını açmalarını Cape Town`lular büyük bir şaşkınlıkla izlediler. Program, yapılan konuşmaların ardından sona erdi.

M. Mustafa UZUN
Cape Town –

30 Bin Mu`min yurek ile beraber Hilal`i gozlemek

Posted in Umut on Ekim 12, 2007 by mmustafauzun

Dun benim icin muhtesem bir gundu.

Muhtesem gunlerden birgun.

30.000 mu`min yurek Cape Town sahilinde toplanmislar…

Aileler, cocuklar…

Tam bir senlik havasi.

Iftar…

Aksam Namazi…

Sehrin kalabaliklari saskin…

Senlik…

Hilal`i gozleme…

Resimlerini ve izlenimlerimi insallah daha musait zamanda ekleyecegim…

Insallah…

Cape Town`dan resimlere devam ediyoruz

Posted in Gezi Yazı on Ekim 12, 2007 by mmustafauzun

town.JPG

Sehrin sokaklarinda her turlu mimari ile karsilasabilirsiniz ama genel mana da elbette Bati mimarisi etkin.

sitemiz.JPG

Evimizin oldugu site. Siteler genelde guvenli oluyor ve elbette rahatlar. Bir guvenligi var maasallah site sakinlerini bile siteye almiyor :)

Cape Town`dan resimlere devam ediyoruz

Posted in Havadan Sudan on Ekim 12, 2007 by mmustafauzun

Selamlarimla…

Cape Town`dan resimler yayinlamaya devam ediyorum.

evim.JPG

Arka planda ki ev bizim evimiz. Ust katta bir arkadas ile beraber kaliyoruz. Hos. Bahce duzenlemeleri filan muhtesem. Nasip olursa kaldigimiz sitenin icerisinden de resim yayinlayacagim.

pa110140.JPG

Tum sahil boyunca binlerce mu`min Hilal`i gozluyorlar ve hep beraber iftar etmeyo bekliyorlar.

pa110161.JPG

Alis-Veris merkezleri genel olarak beyazlara hitap ediyor.

Cape Town`dan ilk resimler

Posted in Gezi Yazı on Ekim 12, 2007 by mmustafauzun

Selamlarimla…

Oncelikle belirtmem gereken nokta su; Burasi Afrika degil… Yanil bildik Afrika degil. Ac degil buralar, acikta degil maalesef.

Evet maalesef cunku Muslumanlarin oldugu ulkeler ve bolgeler ac…

Buralarda Musluman nufus az ve zenginlik burada. Meshur altin madenleri vs hep buralarda.

O yuzden resimlerde ki duzgun hale bakip aldanmayin, Afrika burasi degil.

Gecen yil gitmistim. Insallah tekrar gittigimde size gercek Afrika`dan da kesitler sunabilirim.

Selamlarimla…

capetown3.JPG

Cape Town bu yonu ile ne kadar da Bodrum`a benziyor.

gezinti-esinti.JPG

Hilal`i gozlemeye giderken…

capetown6.JPG

Sehrin caddelerinin ustunden Cape Town`nun simgesi olan masa gibi dag goruluyor.

30binmuslumanlaiftar.JPG

30 Bin Musluman yurek Hilal`i gozlemeye geldikleri bu sahilde kilometrelerce uzunlukta bir saf yaparak kadin-erkek aksam namazlarini eda ediyorlar.

capetown2.JPG

Sehrin merkezine buyuk oteller hakim.

evde2.JPG

TR`ye SMS cekiyorum bu ara…

Tekbir getirmekten bile urken yurekler ne yapabilir ki?

Posted in Hüzün on Ekim 6, 2007 by mmustafauzun

Yuzyillardir somurulmus olmanin getirdigi nokta bu iste…

Binlerce musluman sehrin merkezinde tekbir getiriyor ama maalesef 10 tane muslumanin Beyazit Camii cikisinda ki yurekli tekbirlerden eser yok…

Yumruklar gucsuz…

Sesler soluk…

Heyecan az…

Isgal topraklardan cok zihinlerde etkilidir…

Maalesef…

İki okyanusun birleştiği noktadan İsrail’e lanet yağdı

Posted in Haber on Ekim 6, 2007 by mmustafauzun

http://www.milligazete.com.tr/?action=show&type=news&id=57523

M.Mustafa UZUN / Cape Town
Atlas ve Hint Okyanuslarının tam birleştiği noktada yer alan ve yüzlerce yıldır Avrupalılar tarafından sömürülen Güney Afrika’nın başkenti Cape Town’daki Müslümanlar, işgalci İsrail tarafından Filistin’de yapılmakta olan zulmü protesto ettiler.

Dünya Kudüs günü munasebeti ile “Qibla (Kıble) Organizasyonu” tarafindan düzenlenen protesto gösterisi öncesinde Cape Town’un muhtelif yerlerine ve Parlamento binasına asılan ilanlarda Siyonizmin terorizm ile aynı anlama geldiği ve Filistin’de yapılmakta olan zulme tüm insanların tepki göstermesi gerektiği ifade edildi.

Zaman zaman benzeri organizasyonlar yaparak İslam coğrafyasına gerekli hassasiyeti gösteren Cape Town’lu Müslümanlar, Ümit Burnu’nun da içinde olduğu bu topraklarda İslam kardexşliğinin en güzel orneklerinden birini gosteriyorlar.

Nüfuslari genel nüfusa oranla cok az olan (ülke nufusuna oranlari sadece % 2) Cape Town’lu Müslümanlarin buna rağmen geniş katilim gösterdiği protesto gösterisi, El-Kuds Mescidinden başlayip Parlemanto binasına kadar devam etti.

Kur’ani Kerim tilaveti ile başlayan gösteride Parlemanto binasının önünde uzun bir basın açıklaması yapıldı ve sık sık tekbirler getirildi.

CAPE TOWN ve 2 OKYANUS ARASINA YOLCULUK VAR…

Posted in Gezi Yazı on Eylül 24, 2007 by mmustafauzun

Gorecegiz bakalim…

Alisamadim bu klavyelere…

En kisa zamanda bir cozum bulmali bu ise… :)

Bugun burada 2. gunum ve 2 okyanus kiyisinda, muhtesem bir sehirde, odamin penceresinden planlarimi tazeliyorum, umudum yine yani basimda…

Hamdolsun…

Maillerimi simdilik kullanamiyorum. Sifreleri cok yonlu yapmis olmanin, simgelerin hismina ugradik. Su klavye isini cozene kadar maillerim garip kalabilir ki bu hic sorun degil. Hatta en guzeli bu. Cunku bu mekanlara cokca ugrayacagimi da sanmiyorum artik.

Yazin sicagindan kurtulamiyorum uzun suredir. Kisa hasretim… Gectigimiz yilda kisin en soguk gunlerinde Turkiye`de degildim ve sicagin en koyusunu yasamistim. Yine kis baslarken Turkiye`de  ben simdi yaz`a girmek uzere olan CAPE TOWN`dayim. Ama isin guzel tarafi su; bunaltici bir sicak yok ve olmuyor. Ustelik geceleri cok guzel burasi. Okyanus`un serinligi usutuyor adami.

Hayat daha bir guzel burada. Iklim, sartlar, trafik, mekanlar…

Hayirlisi bakalim…

Dostlara selam.

Vesselam

Kutsal Topraklar’dan döndük artık

Posted in Gezi Yazı on Eylül 5, 2007 by mmustafauzun

Kutsal Topraklar…

Yani ERZURUM… :)

Bir süredir ERZURUM, BAYBURT dolaylarındaydım.

Akabinde İSKENDERUN…

Şimdi yeniden kabalığın ve kalabalığın hakim olduğu İSTANBUL‘dayım.

Bir kaç güne kadar İZMİR…

Ve sonra Rabbim müsade ederse CAPE TOWN‘a gitmeyi düşünüyorum.

Bakalım hayırlısı…

WP’ye mi kızmalı TC’ye mi?

Posted in Duyuru - İlan on Eylül 5, 2007 by mmustafauzun

TC, WP’yi susturdu…

“Bu çağda bu kafa” filan diyemeyiz buna.

Net, hakaretlerimizi boşaltacağımız bir çöplük haline gelmemeli.

Net’te yaptıklarımızın karşılığını görmeliyiz.

İftira atan, hakaret eden, küfreden vs susturulabilmeli.

Birileri Harun Yahya‘ya hakaretler ediyormuş ve o da mahkeme’ye başvurarak hakkını almış. Iyi yapmış…

WP’nin hatalı olduğuna inanıyorum ben.

Defalarca bu tür yayınlar nedeni ile uyarılmasına rağmen kimseyi dikkate almadılar ve şimdi TC tarafından yasaklılar. Ustelik Harun Yahya dahil hic kimseye kufrun mesru zemini olmamalidir net…
Siteme girip, “mahkeme kararı ile kapatılmıştır” yazısını görüp arayanların haddi hesabı yoktur ama yapacak pek birşeyimde yok maalesef.

Şimdi artık www.mustafauzun.org‘a yönlendireceğim herşeyi.

WP ile TC’nin kavgası nasıl sonuçlanır bilemem.

Hayırlısı…

Hüseyin GONCAGÜL’e selam olsun

Posted in Seçim on Temmuz 28, 2007 by mmustafauzun

Milli Gazete’den Hüseyin GONCAGÜL ağabey, bizim son yazımızdan alıntı yapmış.

TV5’ten Mustafa Uzun ise şu gerçekleri  seslendiriyor:

‘Hak davayı utandıracak kara çizgilerimiz olmadı bizim.

Ama Kudüs acıttı yüreğimizi her daim.

Sırat’ı beraber geçmeye çekineceğimiz stratejik ortaklarımız yok.

Yüzdelik hesaplarla ölçülemeyen aşkların sahibiyiz biz’

Yazının tamamına ulaşmak için:

http://www.milligazete.com.tr/index.php?action=show&type=writersnews&id=13741

Eyvallah…

Yüzdelik hesaplarla ölçülemeyen aşkların sahibiyiz biz

Posted in Umut on Temmuz 22, 2007 by mmustafauzun

Umut kardeşimizdir.

Dik tut başını kardeşim, yenilmedik.

Kaybetmek yok lügatimizde.

Onlarca değil yüzlerce yıllık bir sevda bu. Yenilgi yok bu yolda.

Oy oranları ölçümüz olmadı ki hiç. Zafer’i bekledik ama zafer ile değil sefer ile mes’ul olduğumuzun bilincini de her daim koruduk. Kaybetmedik. Siperdeyiz.

Umudu öpüp başucumuza koyuyoruz. Ölmüş bitmişlik edebiyatı yapanlara kulak asmıyoruz. Buradayız. Yine, yeniden bir daha başlıyoruz.

Yeni bir aşkla çöllere dalıyoruz bir daha. Leyla hemen şuracıkta.

Haydi…

Kalkın ayağa. Çünkü Ebu Gureyb’in utancı yoktur yüzümüzde. Onurluyuz.

Hak davayı utandıracak kara çizgilerimiz olmadı bizim. Kudüs acıttı yüreğimizi her daim. Sırat’ı beraber geçmeye çekineceğimiz stratejik ortaklarımız yok. Dünya gerçekleri, eşbaşkanlık ve reel-politik bahanelere karnımız tok.

Yüreğimizden bir şey eksilmedi.

22 Temmuz 2007, hüznün değil umudun tarihidir.

Yeniden diriliş’in tarihidir.

Kaybettiğimiz bir şey yok.

Oturup düşüneceğiz. Başımızı ellerimizin arasına alacağız. Şapkamızı önümüze koyacağız. Konuşacağız ama umudumuzu kaybetmeyeceğiz.

Şimdi yeniden ve daha güçlü bir besmele çekmenin vaktidir artık.

Bismillah…

Saadet Partisi’nin oy oranı bence…

Posted in Havadan Sudan on Temmuz 22, 2007 by mmustafauzun

Sabahın erken saatlerinde oyumuzu kullandık.

Hamd olsun.

Bu saatten sonra açıkça ifade etmemizde bir sorun olmayacağı için açıklayabiliriz artık;

Saadet Partisi’nin oy oranı benim tahminime göre %3.8

Acı ama öyle…

Kalbimden bu oy oranı geçiyor.

İnşallah 5 olur, 7 olur da ben yanılırım.

İnşallah.

Şimdi SKM’de çalışıyoruz.

Akşama hatta sabaha kadar buradayız.

Mücadeleye devam.

SKM’den sadece 10-11 gibi dışarı bayrak sallamak için çıkacağım.

Sonuç ne olursa olsun….

%3 değil %1 alsak bile o bayrak sallanacak

UMUT her zaman yanıbaşımda.

Azığım o benim.

Mavi umutlarım…

Yüzde kaç alırsak alalım biz kazanacağız.

Kazandık hatta.

Oturup düşüneceğiz, başımızı ellerimizin arasına alacağız, şapkamızı önümüze koyacağız, konuşacağız ama umudumuzu hiçbir sonuç bitiremeyecek.

Buradayız çünkü.

Tekbirlerimi saklıyorum akşama.

Eyvallah

Eyvallah

3 Kasım’dan 22 Temmuz’a uzanan bir bayrak hikayesi

Posted in Umut on Temmuz 20, 2007 by mmustafauzun

3 Kasım…

Hüznün tarihi.

Donmuş bir halde ekrana bakıyoruz.

Salon boşalıyor.

Ve bir grup genç bir hışım yarıyorlar o atmosferi;

- ÜZÜLME, GEVŞEME, ALLAH BİZİMLE…

Ve boşalıyor ruhlarda gizlenenler…

Hüngür hüngür ağlıyoruz.

Gördüğüm herkes ağlıyor.

Boşalıyor gözyaşları en derinden…

Şaşkınız çünkü.

Afallamışız.

Dünya başımıza yıkılmış çünkü.

İlyas Abiyi görüyorum.

Mehmet Amca’yı…

Ağlıyor herkes.

Duygular patlamış.

Gözler dolmuş.

Zaman geçmiyor.

Ve omuzumda bir el.

Kuvvetli bir el.

Silkeliyor beni.

-KALK

- KALK, NE GÖRDÜNÜZ Kİ DAHA. BİZ NELER ÇEKTİK SİZDEN ÖNCE.  BİR DARBE’DE YIKILMAK ERKEKLİK MİDİR BRE. HAYDİ, KALKIN GENÇLER. YENİ BAŞLIYORUZ. 

İnanılmazdı.

80-90 yaşlarında, ak sakallı amcamız…

Yiğit amcamız…

Bizim amcamız…

Gözlerinde UMUT var.

Yüreğinde ki İMAN diriltiyor bizi de.

Atıyorum gözlerimde ki yaşları görünmeyecek kadar derine.

Kalkıyorum.

Kalkıyoruz.

Kapıyorum bir bayrak.

Büyük bir bayrak.

Al bayrak…

Çıkıyorum sokağa.

Caddenin tam ortasındayım.

Sağımdan solumdan korna çalarak AKP bayraklı arabalar geçiyor.

Sallıyorum bayrağımı.

Umutla sallıyorum, yeni bir azimle, yeni bir güçle.

- ELHAMDULİLLAH diyorum.

ELHAMDULİLLAH…

Ve şimdi 22 Temmuz…

Ben yine o saatte aynı yerde olacağım.

Aynı koltukta, aynı mekanda.

Sonuç ne olursa olsun o gecenin bir vakti ben yine Bağcılar Meydanında bayrağımla olacağım.

Hamd edeceğim.

ELHAMDULİLLAH…

ŞAHİDİZ HOCAM, ŞAHİDİZ

Posted in Hüzün on Temmuz 17, 2007 by mmustafauzun

Konferans tam 1 dakika önce bitti.

Kendimi reji’den zor attım.

Ruhumda dalgalanan o yanmış atmosferi dışa vurmamak için hızla terkettim orayı.

Acı…

Hüzün…

Öğleden sonra Milli Görüş Lideri Prof. Dr. Necmettin ERBAKAN Hocamızın Ankara Bilkent Oteli’nde yapacağı konferansın konuşma metni bana geldi. Yayına hazırlamamız lazımdı. Bir solukta okudum tüm metni ve slaytlara göz attım.

Metnin sonunda ki “ŞAHİT OL” ifadesi hemen dikkatimi çekti.

Afalladım.

Gözüm takıldı kaldı oraya.

“Bu bir imza mı acaba?” dedim?

Arkadaşlara; “Hocam 3 defa ‘Şahit ol’ derse bu kötü bir işarettir” dedim.

Üzüldüm.

Hüzünlendim.

Merak ettim.

Programın sonunda gerçekten de Erbakan Hoca üç defa; “ŞAHİT OL, ŞAHİT OL, ŞAHİT OL” dedi.

Muhteşem bir kitabı bitirdikten sonra hocamın imzasını attığı düşüncesi geldi aklıma.

ŞAHİDİZ HOCAM!…

ŞAHİDİZ!…

Bu bir veda mı?

İlmik ilmik örülen bu yüce davaya bir büyük mesaj daha mı bu?

Hüznü geçelim aslında bu bir UMUT ÇAĞRISI mı?

90 yaşında ki bir büyük insanın gençlere çağrısı mı?

Azmin işareti mi?
Bilemiyorum şu anda.

Bilmiyorum.

Ama bildiğim şu; ŞAHİDİM!…

Bana kendimi bildim bileli en sağlam aşkı verdin.

Uğruna ter dökebileceğim bir yol…

Uğruna gözyaşı dökebileceğim bir dert…

Ve umutla beklediğim bir zafer…

Daha ne isteyelim.

ŞAHİDİM HOCAM!…

ŞAHİDİM!…

Son dönemece girerken “oy oranlarının” canı cehenneme…

Posted in Seçim on Temmuz 16, 2007 by mmustafauzun

22 Temmuz’a şunun şurasında kaç gün kaldı…

Beklenen an geldi.

Dananın kuyruğu şimdi kopacak.

Seçim sürecinde TV5′de mitinglerin, konferansların ve “Milli Kurtuluş” programlarının anakumanda yönetmeniydim.

Süreci yakından takip edebildiğime inanıyorum.

En azından SP’nin seçim maratonunu iyi biliyorum.

1 ay önce durum çok vahimdi.

Asker, postalını göstermiş.

AKP, mağduru oynamış.

Halk bir inatla “Yine AKP” demişti.

SP o dönemde en fazla 1.5 oy alabilirdi.

Hatta %1′in az altı veya az üstü de olabilirdi.

Sonra diri teşkilatı sayesinde toparlanmaya başladı fakat bu en fazla SP’yi %3′e taşıdı.

Zor bir durumdu.

Rüzgar değil yel dahi esmiyor.

Teşkilat dahi tam kadro çalışamıyordu.

TV’nin seçim yoğunluğu da henüz başlamadığı için ara sıra teşkilata uğruyordum.

Yaprak kımıldamıyor.

Söylenilen sözlere, iddialara en hızlı teşkilatçılar dahi inanmıyordu.

Kendi söylediklerine dahi inanmıyorlardı.

Sonra TV’de ki koşuşturma başladı.

Sabahın erken saatlerinde başlayıp, gecenin bir yarısına kadar süren koşuşturma.

Konferanslar…

Mitingler…

Özel çalışmalar…

Milli Kurtuluş programı…

Normal zamanlarda yaptığım programlar…

Ve Hoca meydanlarda…

90 yaşına gelmiş delikanlı, onbinlerce, yüzbinlerce kendini delikanlı sanan teşkilatçıyı sırtına alarak koşuyor.

Milleti ayağa kaldırıyor.

Türkiye Siyaset tarihine geçecek bir hareketlenme.

Uyuşmuş kitleleri ayağa kaldıran lider…

Kendilerine inanmalarını sağlayan insan.

Ve müthiş değişim.

15 gün önce gittiğimde sessiz sedasız oturan teşkilat, şimdi ayağa fırlamış şehrin altını üstüne getiriyor.

Gençler…

70′lik delikanlılar…

Anneler…

Kızlar…

Gecenin bir vakti TV’den dönüyoruz ve eve gidene kadar o kadar çok ekiple karşılaşıyoruz ki.

Tüm bürolar açık.

Tüm yürekler coşmuş.

Bir insan ancak bu kadar değiştirebilir bir kitleyi.

Müthiş…

Şimdi kaç derseniz aslında yine tereddütlüyüm.

Bu azme, bu aşka %15 bile az derim ama işin gerçeği o değil.

%5 bile bizim için büyük bir başarı olacaktır.

%7 beni çıldırtır.

Ama %1′de alsak farketmez.

Sorun yapanın canı cehenneme.

Biz bu yola “oy kaygısı” ile çıkmadık ki.

Bu mevzu, oy mevzusu değildir.

..

22 Temmuz akşamı kaç oy aldığımız beni ilgilendirmeyecek.

Beni bu aşk, bu şevk vurdu zaten.

90′lık delikanlının onurlu ve dik duruşu yeterli gelecek nesiller için.

Bu büyük bir mesajdı çünkü.

Muhteşem bir imza.

Ömrünü ilmik ilmik bu davayı örmek için harcayan bu büyük insanın damgasıydı bu.

Net bir çizginin, savrulamaz bir duruşun hikayesidir bu.

“Oylar bölünmesin, oyum boşa gitmesin” diye Amerikancılarla bir olan, birlikte olanların canı cehenneme.

Oy oranlarının canı cehenneme.

“Selamun Aleykum Pasaportu” yakında kitapçılarda…

Posted in Duyuru - İlan on Haziran 30, 2007 by mmustafauzun

“Selamun Aleykum pasaportu”ndan başka hiçbir belgeye ihtiyaç duymadan ülkeler gezmek…

Hayal değil.

Coğrafyamıza ve ümmet bilincimize dair notlar.

Afrika notları.

Yakında kitapçılarda…

Umudu öpüp baş uçlarına koyanlara…

Posted in Umut on Haziran 24, 2007 by mmustafauzun

Umut ile boşvermişliği…

Duygusallık ile melankoliyi birbirine karıştırmayanlara selam olsun…

Umudu duygusuzluk olarak görenlere söyleyecek sözümüz yoktur.

Alın hüzünlerinizi ve gidin buradan.

Gidin siz pek duygulu kalabalıklar…

Ağıt yakın Kudüs’e…

Hayır…

Kudüs ağıt yakılmayı değil Zafer şarkılarını bekliyor.

Kudüs’ün size değil bize ihtiyacı var.

Bıktırdınız artık.

Gözyaşlarınız boğuyor bizi.

Gözyaşlarınızda boğuluyor mazlum çocuklar…

Bitmişlik edebiyatınız sıktı artık bizi.

Arabeks duygularınızla çekin ve gidin buradan…

Yeter.

Yeter…

Bırakın ve gidin.

Gidin gecenin bir vakti yastıklarınızın altında ağlayın.

Görmek istemiyoruz o miskin gözyaşlarınızı ve sizi.

“Ne yapabiliriz ki?” çaresizliğine saplanmış sürülerle uğraşmak istemiyoruz artık.

Gidin, istemiyoruz sizi.

Gidin.

Gidin ve gidişinizle bir işe yarayın.

Umutsuzluk vermektense suskunluklarınızla bir işe yarayın.

Susun

İsmet ÖZEL’den “ÇOK ÖZEL” mısralar

Posted in Şiir on Haziran 19, 2007 by mmustafauzun

Dün bir muhabbet esnasında şiirler uçuşuyordu sağda sola.

ÖZEL şiirler de hayli yekün tutuyordu doğal olarak.

Özel mısralar, müthiş mısralar, vuran, yakan, yıkan mısralar.

En sevdiğim ÖZEL şiirlerinden kimi bölümleri bloguma ekleyeyim istedim.

Toparlayayım dedim ilk etapta aklıma gelen ÖZEL MISRALARI.

Buraya alıyorum işte.

Buyrun;

———-

Bir şehrin urgan satılan çarşıları kenevir
kandil geceleri bir şehrin buhur kokmuyorsa
yağmurdan sonra sokaklar ortadan kalkmıyorsa
o şehirden öcalmanın vakti gelmiş demektir

———-

Biliniyor
bizim mahsustan yaşadığımız
biliniyor
şarkıların sırası bizde
biliniyor
hayat bizden razıdır
biliniyor
otların sarardığı yerlerde güneş
kurşunun değdiği tende heves kalmıştır.

———-

Yıkılma Sakın

Sana durlanmış kelimeler getireceğim
pörsümüş bir dünyayı kahreden kelimeler
kelimeler, bazıları tüyden bazısı demir
seni çünkü dik tutacak bilirim
kabzenin, çekicin ve divitin
tutulduğu yerden parlayan şiir

———-

Dinleyin ey vakti duymak doruğuna varanlar!
Falları grafiklerde bakılanlar siz de işitin!
Külden martı doğuran odalıklar
ve kâhyalar
kara pıhtıyla damgalanmış veznelerde dili
şehvetsiz çilingirler, yaltak çerçiler
celepler ki sıvışık, natırlar ki nadan
ey hayat rengini sazendelik sanan
yırtlaz kalabalık!
Dinleyin bendeki kırgın ikindiyi
hepiniz kulak verin!

———-

Başkalarının aşkıyla başlıyor hayatımız
ve devam ediyor başkalarının hınçlarıyla
düşmanı gösteriyorlar, ona saldırıyoruz
siz gidin artık
düşman dağıldı dedikleri bir anda
anlaşılıyor
baştan beri bütün yenik düşenlerle
aynı kışlaktaymışız

———-

BİR AĞRI YAKILDIKÇA SEVİLMELİ

Gecenin dürüstlüğünden herkes kuşkulanır
korkulur o kuş yüzlü iniltilerden
ve mor ağzını gecenin kumuna batıran ben
çağdaş serüvenler adına
bütün fotoğraflarını yakan
yakan ve bekleyen.

———-

Ağlamadan
dillerim dolaşmadan
yumruğum çözülmeden
gecenin karşısında
şafaktan utanmayıp utandırmadan aşkı
üzerime yüreğimden başka muska takmadan
konuşmak istiyorum.

——–

şehrin insanı, şehrin insanı, şehrin
kaypak ilgilerin insanı, zarif ihanetlerin.

Mavi gecelerin seher vaktinde

Posted in Umut on Haziran 16, 2007 by mmustafauzun

Yıllar önceydi.

O yeşil şehirde bir güzel esere vurulmuştum.

Hayatımda ilk defa (ve sanırım son defa) bir eseri söylemek istemiştim.

“Mavi gecelerin seher vaktinde”

Sadece burayı ezberlemişim.

O kadar…

Sadece bu mısra aklımda kalmış.

Bu öyle güzel bir tad ki yıllar boyunca unutamadım.

Tadı damağımda kalmış yani.

Aradım sonra.

Sordum.

Herkese sordum.

Biraz olsun “eski eserlerle, eskimeyen eserlerle” meşgul olan herkese sordum.

Kimse bilmiyordu nedense.

Yani ilahiye çalan tarafı göz önünde olmasını engellemiş olabilirdi.

“Lailaheillallah” veya “Kuşlar” gibi eserler varken anlaşılan o ki kimse böyle bir ilahinin yüzüne bakmamıştı.

Kimin şiiri olduğunu ve kimin söylediğini de bulamadım.

Zaman zaman mırıldandım ama.

Melodisini de biliyordum.

Ruhuma işlemiş demek ki.

Sonra…

Dün yeniden çıktı karşıma.

Hemde tüm muhteşemliği ile.

Birikim Kolejlerinin Bağcılar Şubesi tarafından düzenlenen “Mezuniyet Gecesinde” çıktı yeniden karşıma.

Mezuniyet programını çekiyorduk.

Sahneyi dolduran 30 kadar ilköğretim öğrencisi koro halinde söylemeye başladı;

Yükselir semâya doğru ellerim,
Mavi gecelerin seher vaktinde.
Hakk’a kanat açar hep emellerim.
Mavi gecelerin seher vaktinde…

İnanılmazdı.

Dondum kaldım.

Takıldım kaldım.

Üstelik çocuk yüreklerden dinlemek…

Yıllar sonra yeniden dinlemek…

Yeniden hatırlamak.

Kesinlikle muhteşemdi.

Hemen yazdım sözlerini.

Ve şimdi ilahinin tüm sözlerini internetten buldum.

DUA
Yükselir semâya doğru ellerim,
Mavi gecelerin seher vaktinde.
Hakk’a kanat açar hep emellerim.
Mavi gecelerin seher vaktinde…
Kaybolur kederim, kaybolur ahım,
Gözümden yaş olur, akar günahım.
Bana daha yakın olur Allah’ım,
Mavi gecelerin seher vaktind…
Bakışlarım yanar yanar tutuşur.
Parlarken semâda bir ilâhî nur.
Gönlüm dile gelir, gönlüm konuşur,
Mavi gecelerin seher vaktinde…
Bir uhrevî his var mı ki dünyada,
Bulunsun tadı bir ulvî duada.
Ne mutlu Allah’ı getirmek yâda,
Mavi gecelerin seher vaktinde…

Fevzi Halıcı’ya aitmiş şiir.

Veya en sevdiğim ilahi…

Güzel.

Mavi gecelerin seher vakti…

Yeşil yol’dan Şam’a bir ziyaret

Posted in Duyuru - İlan on Haziran 10, 2007 by mmustafauzun

Önce o yeşil yol…

Yeşil şehir…

Dörtyol…

Sonra Şam-ı Şerif.

Doğunun en güzel şehirlerinden.

Bizim şehirlerden.

Tanıdık sokaklar…

Tanıdık yüzler.

Birkaç günlük bir geziye çıkıyorum dostlar.

Şu an Yeşil Şehir, Yeşil Yol ve Yeşil Dostlukların şehrinden yeni geldim.

Nasipse yarın da Şam’a geçeceğim.

Hayırlısı…

Hayırlısı…

Eyvalah dostlara.

Eyvallah

SARAYBOSNA’YA AĞIT YAKARKEN TEPİNMEK YA DA ALİYA İÇİN BİR TEKBİR LÜTFEN

Posted in Umut on Haziran 6, 2007 by mmustafauzun

Tek kelime Boşnakça bilmememize rağmen melodilere hep beraber eşlik etme ihtiyacı hissettik Harbiye’de dün gece. Muhteşem bir giriş yaptı Dino Merlin. Müthiş bir sahne performansı ve müthiş bir ekip.

Fakat biz konser boyunca Aliya’ya dair izler aradık durduk hep. Sözlerinde hüzün olan, sözlerinde Drina olan, sözlerinde Bosna olan ve Saraybosna olan şarkılarda boş yere hüznü bekledik, durduk. Tüm eller havada, tüm yürekler coşmuştu oysa. Cıvıl cıvıl etraf. Şarkılarını bilen bilmeyen, herkes eşlik etmeye çalışıyor Dino Merlin’in heyecanına. Her nakaratta tüm Harbiye’yi bir uğultu kaplıyor. Pendik ile Bayrampaşa yarış halinde ve biz bir grup “Mostar heyecanlı genç”, “Aliya” diye haykırıyoruz arada. Hayal kırıklığı değil bu. Aşırı beklenti olabilir ama.

Aslında “Şehit Türküsü” dinlerken halay çekilen vakıf konserlerinden pekte farkı yoktu bu konserin. Ömer KARAOĞLU, “Lailahe İllallah” derken oynayanlarla kıyas bile edilemezdi Dino MERLİN konserinde oynayanlar. Ama bu defa Aliya’nın hatrına, Mostar’ın ve Saraybosna’nın hatrına mazur görüyoruz herşeyi. Romantiklikse eğer Bosna’dan bir ses beklemek, öper başımınızın üstüne koyarız bunu. İslamcılık Bosna’ya ve Aliya’ya sıkıştırılmak isteniliyorsa eyvallah deriz. Ciddiye almaz, geçer gideriz veya.

Muhakkak Ömer KARAOĞLU ile Dino MERLİN düet yapmalı. Bedel ödemiş bir milletin çocuklarının Saraybosna’ya ağıt yakılırken ıslık, alkış ve halaylarla eşlik etmesini istemeyiz elbette. Ama Bosna’ya dair cümleler kuran birisinin Kudüs’e dair cümleler kuran birisi ile düet yapmasınıda anlamlı buluruz. Bu Dino ile Ömer KARAOĞLU’nu aynı potada eritmek anlamına gelmez, gelmemeli.

İbrahim PAŞALI ve Yusuf ARMAĞAN Ağabeyler pek konuşma fırsatı bulamamışlar anlaşılan Dino Merlin ile. İstanbul’u seviyor Dino. Tamam. Ama bu sevgi; “İstanbul’da aşk başkadır” veya “İstanbul, şiş-kebap” sözleri ile mi ifade edilirdi sadece? Keşke 5 dakikalık bir görüşme ve bilgilendirme sonrasında sahneye çıksaydı. Çünkü Harbiye’de sadece Dino’yu uzun zaman sonra dinlemek isteyen ve Pendik’ten, Bayrampaşa’dan gelen kardeşlerimiz yoktu. Tamam, kardeşti bu topluluk. Şarkılara hep beraber eşlik etmeye çalıştık. Bosna ve Türkiye bayraklarını ellerimizi patlatırcasına alkışladık ama Avrupa’nın orta yerinde Müslüman kalmayı başarmış bir topluluğa da daha çok zafer şarkıları yakışırdı bence.

Bedel ödemiş bu kitle basit aşk şarkılarından ziyade zafer şarkılarına layıktı bence.
Daha bir kardeşçe olmalıydı, daha çok Saraybosna ve daha çok İstanbul kokmalıydı.

Fakat, haksızlık yapmayalım. Basit bir rock konseri filan değildi bu. Veya; “Birileri Belgrad’ı tercih ettiler, ben ise Saraybosna’yı tercih ettim!” cümlelerinin sahibini çok hareketli, çok kıvrak ve sahne’de mini etekli kızlarla program yapıyor diye silip atamazdık. Hareket var kardeşim Balkan müziğinde. Kıpır kıpır yürekleri. Klarnet ve Saksafon çalan o ikiliye hayran olmamak elde değildi. Ve hayal kırıklığı değil bu. Takılıp kalmayalım oraya. Romantik İslamcılık veya kompleks hiç değil.

Ve elbette Aliya…

Başkalarını bilmem ama biz bir avuç Aliya sevdalısı “Da te nija Aliya” yı tekbirlerle bitirdik. Sırf bunun için bile o konsere gidilirdi.

İyi ki geldin Dino MERLİN.

Ve seni diğerlerinden ayıran farklılıklarınla hoşgeldin.

Eyvallah…

Sözde İslami forumların iğrençliklerine ve nur topu gibi iftira sahibi olan insanlara dairdir

Posted in Mesele on Mayıs 29, 2007 by mmustafauzun

Pierre Victurnien Vergniaud; “Her ihtilal önce kendi çocuklarını yer” demiş zamanında.

İyi demiş.

DİNO MERLİN İLE ÖMER KARAOĞLU DÜET YAPAR MI?

Posted in Sinema - TV on Mayıs 26, 2007 by mmustafauzun

dino01.jpg

30 Mayıs 2007 Milli Gazete – M.Mustafa UZUN

Derdi olan iki sanatçı.

İki güzel ruh.

“Da te nije alija”yı Ömer KARAOĞLU’ndan ve elbette “Şehit Türküsü”nü de Dino Merlin’den dinlemek ne kadar güzel olurdu.

Dino Merlin, ya da asıl ismi ile “Edin Dervişhalidoviç” önümüzdeki günlerde İstanbul’da olacak. 3 Haziran Pazar günü Harbiye Açık Hava Tiyatrosunda sahne alacak ve Saraybosna’dan bir ses olup, bir tını olup, bir selam olup yüreğimize doğru akıp gidecek.

Bir hüzün yağmuru altında, Aliya’nın cenaze töreninde çalıyordu Dino Merlin’in Da te nije alija’sı. Yüzbinlerce mü’min yürek salavatlar, dualar ve “Da te nije alija” ile uğurluyordu gönül verdikleri bilge krallarını. Yüzünde Kudüs gülleri açan bir güzel insan da oradaydı. Erbakan Hoca… O büyük çınar, yaşlı gözlerle uğurluyordu “kardeşini” en sevgiliye.

Gözlere gökler eşlik ediyordu o gün.

Gökler boşalıyordu, yağmur yağıyordu ve Dino Merlin söylüyordu;

da te nije alija / aliya sen olmasaydın

orada, güneşin doğduğu, yıldızların olduğu o yerde
orada, gökyüzünün o bulutsuz yerinde
temiz ruhların yuva kurduğu o yerde
gözlerin karanlıktan uzaklaştığı olduğu o yerde

o tarafa çeviriyorum başımı
o meydanlarda, ses çağırtmakta herkesi
ben gözlerimi kapayıp kollarımı açıyorum
ve rüyalarımı, yüzsünler diye bırakıyorum

bu kadar ışıltılı parlayamazdı
bu benim güzel avlum
ve ben karanlığı ışık bilirdim
aliya sen olmasaydın

kelimelerde, şarkılarda hep seni geleceği gördüm
sonra bunun günah olduğunu düşündüm
ve beni dinleyecek kimsenin olmadığını düşündüm
ama var, nasıl olmaz, benim ruhum dinliyor

ve beni dinleyecek kimsenin olmadığını düşündüm
ama var, nasıl olmaz, ruhum beni duyuyor

bu kadar ışıltılı parlayamazdı
bu benim güzel avlum
ve ben karanlığı ışık bilirdim
aliya sen olmasaydın

İçinden Kudüs geçen şarkılar söylüyor Ömer KARAOĞLU ve içinden Saraybosna geçen şarkıların sahibi ile mutlaka ama mutlaka düet yapmalı.

Dimdik ve onurlu iki adam…

Özgün eserler yapan ve güçlü yorumları ile coğrafyamıza damgalarını vuran bu iki isim mutlaka düet yapmalı.

Bir rengi var seslerinin ve sadece Kudüs ile, sadece Saraybosna ile de yer almıyorlar piyasa’da. Batı ve Doğu’ya ait birçok enstrümanı kullanarak müzik yapıyorlar ama tamamen özgün işler çıkartıyorlar. Geothe’den Mevlana’ya muhabbet ve merhamet var onlarda.

Farklı ve yeni bir tarz bu. 80 sonrasında “sağcı” olmadıklarını farkeden müslümanları için nasıl “Ömer KARAOĞLU Müziği” bir çözüm olmuşsa, Dino Merlin’de Saraybosna için, Bosna için ve Balkanlar için o denli bir çözüm olmuştur.

Ömer KARAOĞLU, zahmetsiz, tehlikesiz ve içinde Kudüs olmayan eserleri tercih etmemiştir hiçbir zaman. Ve savaşın en saldırgan günlerinde Saraybosna’yı terk etmeyen Dino Merlin ile aynı yolun yolcusudur bence.

O yüzden en yakın zamanda Ömer KARAOĞLU ile Dino MERLİN aynı sahneyi paylaşmalı.

Mutlaka…

Dino Merlin nihayet İstanbul’da

Posted in Duyuru - İlan on Mayıs 20, 2007 by mmustafauzun

Sadece “Sen olmasaydın Aliya” eseri için bile bu konser’e gidilir.

Bir adam görmek için…

Bir güzel insan görmek için.

İmkanı olanlar için bu fırsat kaçmaz.

Dino Merlin İstanbul’da…

3 Haziran Pazar 20.30 Harbiye Açıkhava’da.

Bilgi almak için:

http://www.dinomerlinistanbulda.com/index2.html

Numan KURTULMUŞ’ta yolcu mu?

Posted in Umut on Mayıs 16, 2007 by mmustafauzun

Olay şudur;

ERDOĞAN, Numan KURTULMUŞ ile görüşme talep ediyor.

Numan Bey, hoca ile görüşüyor.

İzin çıkıyor.

Sonra Numan Bey üç-beş arkadaşı ile gidip görüşüyor.

Sanırım bir görüşme daha olacakmış.

Hayırlısı…

Aslında SP Genel Merkez İdari Amiri Ahmet OĞUZ‘un…

MGV Hanımlar Komisyon Başkanı Ulya Hanım‘ın eşi ve Hatay Milletvekilimiz Mehmet SILAY‘ın…

Eski Bakanımız Ziyaettin TOKAR‘ın…

Eski Milletvekilimiz Bekir SOBACI‘nın…

Zeki ÜNAL’ın…

Şükrü KARATEPE‘nin…

TV5 Program sunucusu Serdar ARSEVER‘in…

Ve yine yakında patlayacak büyük bombanın çokta ötesinde değil Numan Bey’in görüşmesi…

Son noktada “giden” isimlerin hemen hepsi bir şekilde arkalarından ağlanmayı hak etmeyecek isimler.

Kendileri bilirler yani.

Numan Bey’de gider.

Ki giderse “cemaat’in” ileri görüşlülüğüne hayran olup, bakakalacağım…

Fakat son noktada mesele “gidenler” değil.

Mesele cidden ufkumuzun giderek daralması.

Mesele hemen yanıbaşımızda saf tutan nicelerini bırakın safı, camiyi, şehirden bile kovacak hale gelmemiz…

Mesele kafamızı her dakika daha fazla kuma saplama çabamızdır.

Günlük siyaset kavgası değildi zaten bu.

Çizgi meselesi…

Boşveriyorum kimlerin “gittiğini” ve kimlerin “gidebileceğini”

Umrumda değiller…

Düşünülmesi gereken şey onların gidişi değil aslında.

Biz asıl bu keşmekeşten çıkış yollarını aramalıyız.

“Sorun yok” mesajları veren “aptal güruh”a aldanmadan birşeyler yapmalıyız.

Bu eğer “ümmetin davası” ise “ümmet çıkış yollarını aramalı”

Her kafadan bir ses çıkmamalı elbette.

“Durum”a dair cümlelerimizi kuracağız elbette.

Sessiz kalırsak büyük hata yapmış oluruz.

Şikayet edeceğiz, ağlayacağız, bağıracağız, çağıracağız…

Rahatsız edeceğiz birilerini.

Koltuklarına gömülüp kalanları rahat bırakmayacağız.

“Kıpırdayın” diyeceğiz.

“Haydi” diyeceğiz.

“Yürüyün, yürütün” diyeceğiz.

Yoksa donarız bu soğukta…

Yoksa düşeriz bu uçurumdan…

Yoksa soluğumuzu keserler…

- Numan KURTULMUŞ’ta “gidici” mi?

- Boşversene… Sen ne yapıyorsun onu söyle?

Bizim Topraklar’da yalnızlık…

Posted in Duyuru - İlan on Mayıs 14, 2007 by mmustafauzun

Coğrafyamızın orta yerinde yalnızlık…

Yalnız kalacaksınız Bağdat’ın orta yerinde…

İstanbul’da yalnız kalacaksınız.

Kimi yerde kendi yağınızla pişeceksiniz.

Sabrınız artacak.

Haklısınızdır.

İnsanlar size hak vermeyecek.

İnsanlar arasında yalnız kalacaksınız.

Şükredeceksiniz.

Hamd edeceksiniz.

Birilerinin gözünde haklı görünüyor olmaktan Allah’a sığınacaksınız.

Coğrafyanın orta yerinde kalakalacaksınız.

Yeniden şükredeceksiniz.

Bizim Topraklar’da bu hafta YALNIZLIK üzerine cümleler kurduk.

Arslan Hoca gelemediği için tek takıldık bu defa.

Dino Merlin‘den çaldık, Bughatir‘den çaldık…

Güzel oldu.

Bir dost, “koy bloguna” dedi.

Güzel bir dost.

Eyvallah…

Teşekkür ederim.

İsteyenler bu linkten indirebilirler:

Vesselam

SAVAŞMAK ŞEREF VERMEZ, KÖPEKLEŞTİRİR

Posted in Sinema - TV on Mayıs 8, 2007 by mmustafauzun

Uzun süredir masamda bir film var.

Kapak resminden bir “savaş filmi” olduğu anlaşılıyor.

Üstelik “çokça ödül almış” filmlerden biri.

Yani ilgimi çekmemesi için yeterince nedeni var.

İzlemedim.

Merakta etmedim.

Hatta hakkında “çok itici” yorumu dahi yaptım bir vesile ile. Sonuçta Amerikan zaferlerine ve Amerikalı kahramanlara prim verecek konumda hiç olmamıştım. Katliamları kahramanlık kisvesi altında vermeye çalışan hiçbir film ilgimi çekmedi.

“İnce kırmızı hat” filmine de bu gözle baktım çok uzun süre.

Film, “En iyi film” dahil tam 7 akademi ödülü almış…

Terrence Malıck’ın yönettiği filmi dün gece artık “mecburen” diyebileceğim bir şekilde izledim.

İyi de etmişim.

Muhteşem bir film bu.

Sonuna kadar soluksuz izledim desem abartmış sayılmam yani.

Bu asla bir “savaş filmi” olamaz.

Bu gerçekten başka bir şey…

Bir kaos ortamından nasıl böyle bir şey çıkartılabilir?

İkinci Dünya savaşı esnasında Pasifik’te geçiyor hikaye.

Savaştan çok bir şiir’in ortasında hissediyorsunuz kendinizi.

Bir sahnenin ardında buldum kendimi.

Kan, kan, kan…

Her taraf kan dolu.

İnsan parçaları ile dolu sahne…

Savaşın gerçek yüzü orta yerde duruyor.

Çıldırıyor askerler.

Ölüm “hiçbir şey” haline geliyor.

Yakın plan çekimlerde toprak altında kalmış yüzler görüyoruz.

Ve her şey yalan oluyor.

Her şey yalan…

Duyduğumuz ve gördüğümüz herşey yalan

Öğrenecek daha çok şey var.

İnsanlar gelmeye devam ediyor.

Savaş devam ediyor.

Seni öldürmek istiyorlar

Ya da yalanlarına seni de katmak…

Bu filmde kendimden birşeyler buldum. Çok sevdim bu filmi. Bu film patlayan bombalara, sıkılan kurşunlara ve savaşan ordulara rağmen bir savaş filmi değil.

“Savaşmak şeref vermez” diyor, “köpekleştirir”

Ve biz erkekler ne kadar acısanı bir haldeyiz.

O kahrolası Amerikan askerleri Pasifikte ne arıyorlar?

O güzelim insanların yurtlarını başlarına neden yıkıyorlar?

Ormanlar neden yanıyor?

Teslim olan bir insan neden öldürülür?

Katliamlar nasıl bir ruh hali ile kahramanlık olarak sunulur?

Ölmek üzere olan bir insana nasıl; “Gidiyorsun ve geri gelemeyeceksin. Şu kuşları bir daha göremeyeceksin” diyebilir insan?

İnsanlar…

Erkekler…

Bizler yani.

Ne kadar kabayız

Ve ne kadar kan, ne kadar gözyaşıyız?

Asker’in bir sevdiği var yurdunda…

Savaşın en kanlı sahnelerinde onun yanına gidiyoruz bizde.

Cehennemin ortasında cennet…

Bombalar yağarken sağdan soldan, biz bir sahildeyiz, bir odadayız, bir güzelin yanındayız.

Seviyor asker, hatta daha ötesi…

Bir tarafta sıradan bir iş gibi “adam doğrayan erkek”

Ve diğer tarafta melek gibi bir kız…

“Hiçbir kadın bir erkekten daha zalim olamaz” diyorum o anda.

Tablo o kadar net ki…

Savaş sahneleri o kadar farklı ki…

Ve olaya bir film gibi bakamıyorsunuz?

Parçalanmış bir bedenden bir güzel kuş’a çevriliyor gözleriniz. Bir anda bir şiir’in ortasında buluyoruz kendimizi. Şiir gibi bir film. Şiir film.

Ve kız mektup yazıyor asker’e…

Kurşun sesleri altında kız’ı bir ağaç altında sallanırken düşlüyor asker.

Mektup bitiriyor filmi.

Erkek mektup sonrasında yaşamıyor artık.

Şiir bitiyor, film bitiyor.

Ve bir kadın’ın ne kadar zalim olabileceğini görüyoruz.

Yanıldığımızı farkediyoruz.

Hayır, erkek ne kadar zalim olursa olsun kimi kadınları geçemez.

Kız, başka birine aşık olduğunu söylüyor erkeğe.

Terkettiğini ve onunla evleneceğini.

En kanlı sahnelerde bile yıkılmayan asker yıkılıyor.

Bitiyor artık.

Film bitiyor.

Ölüm daha çekici geliyor asker’e.

Feda ediyor kendini.

Onurlu bir ölüm’e kucak açıyor.

Hayır, hiç terkedilmedim.

Aşk acısını hiç yaşamadım.

Hiç ihanete uğramadım.

Ama uğrasaydım kesinlikle böyle bir ihaneti tercih ederdim.

Böyle vuran, böyle yıkan bir ihaneti.

Böyle haklı olmak isterdim, böyle onurlu.

Savaşı sevmem, savaşı kimse sevmez.

Ama “savaşın orta yerinde kendisine olan bağı ile hayata bağlanan bir erkeği terkeden kız” rolünün her zaman ve her şartta “savaşan erkek”ten daha aşağı bir rol olduğunu biliyorum.

Savaş şeref vermez, köpekleştirir.

Ama bu hayatta köpeklerden daha aşağı varlıklar da var.

Kızdım.

Ve filmi sevdim.

Ne kadar insansı bir film.

Ne kadar bizden.

Ne kadar benden bir film.

Bu şiirde bir mısra buldum kendime dair.

Bir satırda da ben varım.

Vahşi, kaba, erkek…

Ama insan…

İnce ve kırmızı bir hat bu.

İnsan olma hattı.

Arslan ATEŞ, Bizim Topraklar’da

Posted in Duyuru - İlan on Mayıs 7, 2007 by mmustafauzun

Anadolu Gençlik Derneği İstanbul Şubesi Tanıtma Birimi Başkanı ve İstanbul İl Başkan Yardımcısı ve aynı zamanda TV5 Gönül Sohbetleri programı yapımcısı ve sunucusu Arslan ATEŞ önümüzdeki hafta Bizim Topraklar programımızın konuğu…

Ümmetin gençlikle imtihanı.

Anadolu Gençlik’in Ümmetle imtihanı.

Kayıp Vatanlarımızla gençliğimizin ilişkisi…

Anadolu Gençlik faaliyetleri…

Ve sözün bizi götüreceği diğer yerler…

13 Mayıs 2007 Pazar 20:30′da Lalegül FM’de…

Bir beceriksizliğin hikayesi…

Posted in Havadan Sudan on Mayıs 7, 2007 by mmustafauzun

Yıllar öncesinden bir tablo…

Kur’an Kursu yılları…

Günde 5 sayfa ezberleyebilmek için canımızı dişimize taktığımız yıllar.

Zor yıllar…

Yoğun yıllar…

28 Şubat’ın karanlığı henüz üstümüze çökmemiş.

Yatakhane’de nasıl giyiniyorsak derste de öyle giyiniyoruz. Sonra ceket ve kravat zorunlu yapıldı ama biz şanslıydık. Atletle bile derse girebiliyorduk. Çula çaputa önem verilmeyen yıllar yani.

Kıyafet kişiliğinin oturduğu yıllardı o yıllar oysa.

Iskaladık o yılları.

Sonra İmam Hatip yılları başladı.

Okul çıkışı akranlarımızın Atatürk Parkı’nda veya Deneme Lisesi önünde nöbet beklediği yıllar yani.

Görülen her kıza aşık olunan zamanlar.

Okul’dan çıkıyorum, kütüphane’ye gidiyorum. Oradan çıkıp Radyo’ya geçiyorum ve oradan da yurda. Yani kız peşinde koşmuyorum ki saçıma jole süreyim, kıyafetime dikkat edeyim. Çünkü o dönemde güzel giyinmek kız peşinde koşmakla aynı anlama geliyordu.

Ne kadar güzel giyinirsen o kadar aşıksın demekti o yıllar.

Saçlarda ki jole’lerden anlaşılırdı kimi sevdiği gençlerin.

İmam Hatip yolunda savrulurdu kravatlar, fora edilirdi ceketler.

Ve ben o zamanda ütüsüz pantolonlarla o yeşil yolu geçmeyi onur sayardım.

Peşinden koştuğum ortaokul aşkları olmadı benim. Ve uğruna jole sürdüğüm kızlar…

Kitap daha çekici geldi, vakıf daha güzeldi çünkü.

Saçlara değil beyne yatırım yapmak daha mantıklıydı çünkü. İnsanlar kıyafetleri ile karşılanıyorlar ama konuşmaları ile fikirleri ile ağırlanıyorlar. Kıyafet geçicilik arz ediyor.

Bende o yüzden okudum…

Okudum.

Çok okudum.

Günde 3 kitap okudum.

Günde 4 kitap okudum.

Güzel kıyafetler giymeyi, kıyafet devrimi yapmayı ıskaladım yani.

Marka adlarını ezberleyemedim.

Hangi renk gömlek üstüne hangi renk kravat gider bilemedim.

Bir Puma ayakkabı insana ne kazandırır bilemedim.

Veya çorapla ayakkabı, gömlekle kemer arasında ki bağlantıyı çözemedim.

O yüzden anlayamadım renk uyuşmazlığını, alt üst uygunluğunu veya hangi gün nasıl bir kıyafet giyilmesi gerektiğini…

Sabahları uzun uzun aynaların karşısında vakit geçirmedik. Alay ederdik yurtta aynaların karşısında sabahlayanlarla. Biz okuyan çocuklardık, aynalarla işimiz yoktu. Saç stilleri ile kendimizi tatmin etmiyorduk. Kendimizi ispatlamak için, kendimizi göstermek için tuhaf saç stillerine ihtiyacımız yoktu.

Üstelik benim bir saç modelim bile olmadı aslında.

- Kısa kes abi!…

- İstediğin gibi kes abi!…

- Yap bişeler işte ya, ne bilim ben abi!…

Olmadı, kaçırdık o dönemi. Sonra’da toparlayamadık zaten bir türlü.

Öğrenemedik.

Öğrenmem için haklı bir gerekçem olmalıydı.

Hz. Peygamber’in sünnetiydi iyi giyinmek. Allah’ın Resul’ü saçlarını uzatır, tarar, temiz kokular sürerdi. Kimbilir belki de marka bile giyiniyordu. Yani en iyi kumaştan elbiseler giydiğine dair rivayetler var. Elbette bende bir kız için değil, sünneti ihya için güzel giyinmek isterdim.

Güzel giyinen, güzel yazan, güzel işler yapan.

Ne güzel olurdu.

Ama şu gerçeği kabul ediyorum artık; her işi güzel yaptığıma inansamda giyinmeyi beceremiyorum. O treni kaçırmışım bir defa. Hayatta bir tek o konuda yenilgiyi kabul ediyorum. Ve bundan dolayı öyle büyük hüzünlerim filan yok aslında.

Hayır, değiştirmek için uğraştım ve uğraşıyorum. Ama tek meselemde bu değil. Daha önemli işlerim oldu hep. Sabah evden çıkarken giyeceğim gömleğe değil yolda okuyacağım kitap veya dergiye zaman harcamayı ettim hep.

Zaman zaman ajandalarımın arasına; “Kıyafet Devrimi yapılacak” notları girdi. Her planda en az bir sayfa kıyafete ayırdım.

Alınması gerekenler, dikkat edilmesi gerekenler, şunlar, bunlar…

Olmadı.

50 Milyonluk ceket ile 500 Milyonluk ceket arasında ki farkı anlayamadım hiç. Her ikisinden de aldığım ceketler bir süre sonra karıştı. Hangisi kaliteli, hangisi kalitesiz bilemedim. Kaliteli bir elbise’de, Puma marka bir ayakkabı’da ne gibi farklılıklar vardır, nelere dikkat edilir hiç ilgimi çekmedi.

İyi de oldu.

Evin her tarafı elbise doldu.

Bir giydiğimi bir daha görebilmek için aylar geçmesi gerekti bazen. Bazende aynı elbiseyi sürekli giydim ama bunu hiç farketmedim. Kafa karışıklığının en net delilidir bunlar. Tonlarca giysi yığılmışken dolaplarda hiçbiri işe yaramıyor. Bir beğeni oluşsun diye her gördüğümü aldım ve abur cubur kültürüne resmen adım atmış oldum.

Üç kuruş verdiğim takımla tonla para verdiğim takım aynı yerdedir ama yüzüne bakan bile yoktur….

Bir anne disiplini de yoktu üzerimde mesela.

“Oğlum onu giyme, şunu giysene” demedi kimse bana.

“O yakışmaz sana, şunu al”

“Onu alma, şu renk daha iyi” diyen olmadı.

“İçinden gelmeli insanın” derler ya, gerçekten öğle…

İlkokul sonrasında bi ayrıldım evden, hala yollardayım.

Hafızlık, İmam Hatip, Lise, Üniversite…

Tek başına bir ordu oldum her zaman. İnanılmaz avantajlarına karşılık böyle dejavantajları da vardı işte bu işin. İsterdim anne ilgisini… Annemin beğendiği gömlekleri giymek isterdim. …
Ve şimdi artık tek çözümün kaldığını biliyorum.

Tek çıkış yolu.

Tek çözüm.

Kendimi tamamen ellerine bırakabileceğim bir isim…

Bir destekçi…

Bir güzel insan…

Bir eş…

Bu beceriksizlikten sayesinde kurtulmayı ümit ettiğim birisi. İşine asla karışmayacağım birisi. Ne derse giyebileceğim birisi. Beğenilerine güvenebileceğim birisi.

Güzel birisi. …

Hayır, hayır… Acelem yok. Hasretle güzel giyinmeyi bekliyor filan değilim. Veya hasretle birilerinin yolunu gözlüyor değilim. Fakat o zaman mantıklı bir gerekçesi de olur güzel giyinmenin. Ve elbette çocuklukta elde edemediğim o kıyafet karakteri eğitimini evimde almamda çok anlamlı olacaktır. Hayat müşterektir.
Sadece benim için giyinen birisinin olması…

Ve sadece birisi için giyinmek…

Ne güzel.

O yüzden çok şey kaybetmiş değilim şimdi. Hatta bu beceriksizliğimin büyük bir şans olduğuna da tüm kalbimle inanıyorum.

..

Şimdi yeniden Kur’an Kursu yıllarından tablolar geliyor aklıma.

Güzel günler..

Atletle ders yapan çocuklar.

Güzel çocuklar…

Aynı safta savaşanlar sokağından aynı safta boğuşanlar sokağına yolculuk

Posted in Umut on Mayıs 1, 2007 by mmustafauzun

Uzun, sessiz bir sokak görünümündeydi günün o saatlerinde sokak.

Sakindi…

Tarih kokuyordu.

Biraz Fatih havası, biraz cumbalı evler işte.

-Malum, güzel bir hikaye’ye benzesin diye yazar buraya biraz nostalji havası vermeli değil mi? Mazur görün artık.-

Evleri, esnafı, kaldırım taşları ve sokağa bakan balkonları ile bizimdi bu sokaklar yani.

Balkonlar…

Sahi balkonlar bize mi aitti?

Evet, bu sokağın en yabancı misafiri balkonlarıydı.

Sokağa uzanıyordu tüm balkonlar çünkü.

İşgal ediyordu her balkon bir diğer balkonu.

Gözler balkondan, balkona uzayıp gidiyordu.

Bakışa bakış, balkona balkon eklenip gidiyordu habire.

Derken o göründü sokağın bir başında.

Elinde kitapları…

Gözlüklü.

Mütebessim.

Mavili…

Giyinmeyi pek beceremiyordu anlaşılan. Yine geçiştirmiş işte. Umursamıyordu ki kimseyi. Daldan dala konuyor, çocukça işler yapıyor, her işe burnunu sokuyor ama habire okuyordu. Sokağın başında göründüğünde de zaten elinde ki kitaba gözatıyordu. Ukelaydı, gıcıktı, sevinçliydi.

Sürekli tebessüm ediyordu. Gülüyordu. Önemsemiyordu acıları ve hüznü. Elinin tersi ile itmişti kaybetmişliği ve kaybetmişlik edebiyatını. “Mü’min isek, hatalı da olsak kazanan biziz” diyordu. Kudüs’e dair kurduğu cümlelerde bile umut vardı, tebessüm vardı. Hataları, günahları ile umudu hep yüreğinde yaşatmayı onur biliyordu.

Arabesk’in ve hüznün düşmanıydı. Umudu ile yaşıyor, umudu ile yürüyordu.

Derken sokağın henüz başında önü kesildi delikanlının. Şaşırdı, afalladı, durdu. Karşısında sokağın ilk evinin kızı vardı. Birşeyler söyledi ama anlamadı delikanlı. Tereddüt etti, anlamaya çalıştı. Ne diyordu bu kız?

Ne iş???

O şaşkınlıkla birşeyler geveledi delikanlı. Anlatamadı derdini. Anlaşılamadı ne dediği ilk önce. Kız ısrar etti. Delikanlı elinin tersi ile itti kızı sonra. “Çekil” dedi, “çekil”

Yürüdü sonra. Beklemedi. Bakmadı. Dinlemedi. Şaşırmıştı çünkü. Aklı karıştı. Afalladı. Yürüyüşü değişti. Kurtuluşu kitapta buldu. Gözlerini dayadı kitaba. Okudu, rahatladı. Yürüdü.

Sonra her adımda kapılar açılmaya, pencerelerden mektuplar düşmeye başladı önüne. Balkonlardan sarkmaya başladı birileri.

Yürüdü delikanlı.

Hiçbir evin önünde durmadı özellikle. Hiçbir pencereye çıkmadı. Hiçbir açık kapıdan girmedi. Adıma adım ekledi, yürüdü. Okudu ve yürüdü. Yeni işler yaptı ve yürüdü. Durmadı ve yürüdü.

Pencerelerden atılan mektuplar cevapsız kaldı. Hiçbir sevgi cümleciğinin, hiçbir özel cümlenin altında imzası olmadı delikanlının. Ama hep umutlu oldu, ama hep güldü, ama hep tebessüm etti. Hataydı, günahtı ama açılan her penceye saygı ile selam verdi, önünü kesenlere nezaketle yol verdi ve açılan kapılara sadece baktı ve yürüdü.

Hepsi aynı sokaktaydılar. İstese de, niyyet etse de hepsini birden oynatmayı başaramazdı. Hatta birbirini tanımayan evleri bile tanıştırdı. Durdu, selam verdi, tebessüm etti. Aksini hiç düşünmedi.

Hiçbiri hakkında kötü düşünmedi ama hiçbirine de hayal veremedi. Açık bırakılan kapıların hiçbirinden girmedi ama yolu kesildi habire. Birkaç cümle kurmak isteyenlerle doldu sokak. Bir derdi olan, bir isteği olan, bir tablo çizmek isteyen, birkaç kelam etmek isteyen…

Esnafta dertliydi, kızgındı. Çünkü delikanlı sokağın esnafına hiç prim vermemişti. Dükkanlarına uğramamış, selam vermemiş, alış veriş yapmamıştı. Oysa onlar hakkında da asla yanlış düşünmemişti delikanlı. Kızmamıştı. Hatta sevmişti. Hemde çok sevmişti esnafı. Abilerini, kardeşlerini.

Fakat hiçbiri anlamadı. Pek ukelaydı delikanlı, bakmamıştı onlara çünkü. Ve karanlık köşelerde çekiştirmeye başladılar delikanlıyı. “Dün sokağın ortasında gördüm onları” dedi biri. Diğeri; “Ben demiştim” dedi. Oysa hepsi hikayeyi biliyordu. Biliyorlardı bilmesine ama kızgınlık işte, kırgınlık işte…

Belki durup konuşması gerekirdi delikanlının, derdini anlatması. Veya onlar bir defa olsun konuşabilirlerdi. Ama daha ilk adımında farketti cepheyi. Anlamaya değil anlamamaya odaklanmış gruplarla uğraşmak pek yorucu geldi delikanlıya. Brütüs bıçakları pek revaçtaydı çünkü o aralar. Piyasaya bol miktarda sürülmüştü abilik. Karaborsa’ya düşmüştü vefa. Sözüne en çok güvendiği isimler sözlerini saklamışlardı birgün brütüsvari ortaya atabilmek için kinlerini.

Devam etti yoluna delikanlı. Boşverdi. Ne kendini anlatma, ne de ikna ihtiyacı duydu. Gerekte yoktu zaten.

Sonra…

Sonra yolun sonu göründü.

Sokağın sonu.

Yol bitmişti ama delikanlı da bitmişti.

Yorgundu.

Kolları atılan mektuplarla doluydu. Karşılığı kurulmamış sevgi cümleleri omuzunda ağır bir yüktü. Şaşkındı. Ne yapmıştı ki yürümek dışında. Hani kimse hakkında özel çalışması olmamıştı. Hiçbir eve girmek için uğraşmamış, hiçbir pencere’nin önünde şarkı söylememişti. Doğru, orta yerden yürümüştü. Sokağı ortalamıştı. Gün yüzüne çıkmıştı. Öne çıkmıştı. Ön plandaydı. Yakındaydı. Mutluydu. İş yapıyordu. Çok iş yapıyordu. İstemese de gözler önündeydi. Fakat başka bir şey yapmamıştı. Hiçbir eve yan gözle bakmamıştı. Üzgündü.

Kimbilir belki sokağın sonuna gelmeden bir evden içeri dalsaydı, bir sevgi cümlesine cevap verseydi, yürümeseydi, dursaydı o anı yaşamayacaktı.

Ama yaşadı.

Hemde en acı vakti.

En derin saldırıyı.

En derin iftiraları.

Sokağın sonuydu ve yol bitmişti. Delikanlı başka yolların yolcusuydu artık. Gidiyordu.

İşte o anda bir vaveyla koptu.

İlk taş sokağın sonunda ki evden geldi. En son kaybeden evden. En son yola çıkan evden. En son sevgi cümleleri kuran evden. En son karşılıksız bırakılan evden.

Kızgındı, bağırıyordu.

Kaybetmişliğin acısı derindi çünkü. Karşılıksız sevmek, reddedilmek. Onca sevgi cümlesinin karşılığında bir hiç almak.

Bağırdı, ayağa kaldırdı sokağı.

İyi de etti.

Taşlar yağmaya başladı önce. İlk taşı en çok günahı olan attı. Sonra diğerleri. Kaybetmişler kaybetmiş olmanın hıncı ile, esnaf kazanamamış olmanın ve meseleyi bilmeyenlerde kalabalığa uymanın heyecanı ile saldırdılar.

Şaşırdı önce delikanlı. Kızdı. Parladı. Atılan taşları toplayıp geri atamadı ama. O seviyeye inmedi. Sakladı sevgi cümleciklerini, değer verdi. Özeli özeline aldı. Ama kızdı. En çokta hakkı olmayanı almaya çalışanlara kızdı.

Esnafa kızdı, sevdiklerine kızdı.

Kızdı, kan ağladı.

Kanadı her tarafı, kırıldı kanadı.

Hatalıydı biliyordu. Yanlışı vardı. Basmalıydı tokadı sokağın başında. Ses çıkmalıydı, ürkmeliydi tüm sokak. Duymalıydı herkes, bilmeliydi. Hataydı, hatalıydı.

Sessizce geçmeliydi belki sokağı. Göz önüne çıkmamalıydı, gülmemeliydi. Mavi umutları olmamalıydı, tebessümler sağa sola savrulmamalıydı.

Ve atılan her mektubu yırtmalı, her ricayı geri çevirmeli, hiçbir pencereye bakmamalı, açılan her kapıya tükürmeliydi. Basmalıydı tokadı önüne çıkan herkese.

Yapmadı. Ama hataydı.

Üzgündü.

Sütten çıkmış ak kaşık gibi sunuyor değildi elbette kendini. Hatta tüm gerçeklere rağmen birileri kendilerini “mağdur” ilan ederken o sokağın ortasında “hatalıyım” da demişti. Daha ne yapsın ki? Devir değişmiş, devran dönmüş.

Hey…

Kimsenin aklına gelmedi mi gömlek ne taraftan yırtılmış diye…

Kimsenin “gerçek” diye bir derdi yoktu. Dert delikanlıydı ve sonuç değişmeyecekti.

Sustu sonra.

Sokak umrunda değildi. Evler, balkonlar, esnaf, kaldırımlar…

Hiçbiri umrunda değildi.

Uzun yıllar boyunca yürüdüğü sokağı özleyeceğini de sanmıyordu ama kaybolan yıllara üzülmüştü işte.

Kaybolan dostlara, dostluklara…

Vefasızlığa…

Sanaldı sokak, banaldı.

Daraltmıştı kendini sokak.

Bir günde dost olunuyor, bir günde aşık, bir günde düşman…

İnsanlar sanal yaşıyor, sanal ölüyorlardı.

Sokaklar arasında pek fark yoktu.

İster cumbalı evlerin sokağı, ister apartmanlar, isterse renkli sokaklar…

Hepsi aynı sıkıntıları yaşıyor, hepsi aynı kapıya çıkıyor.

Sanala saplanan kurtulamıyor, sanala saplanan sanallaşıyor.

Delikanlı farketmişti ama kurtulamıyordu. Sevdikleri vardı sanalda, değer verdikleri. Tebessüm ediyordu sanal insanları görünce, yanlış yapıyordu.

Abi diyordu, abla diyordu. Değer veriyordu, hata yapıyordu.

Sokak bitti, delikanlı gitti, kavga bitti.

İnsanlar dinlenmeye çekildiler yeni kurban gelene kadar.

Ortak hedefler uğruna bir araya gelen sokak, içe kapandıkça kendi evlatlarını yemeye başlamıştı çünkü. Habire daraldı, habire kırdı, habire bitti. Farketmediler bile birbirlerini yediklerini. Ufak işlerle meşgul olduklarını, zamanlarının efendisi olamadıklarını…

Aynı safta savaşanlar aynı safta birbirini taşlamaya başladı. Hakaretler, iftiralar, kızgınlıklar kırgınlıklar…

Aynı safta savaşanlar sokağı, aynı safta boğuşanlar sokağına dönmüştü.

Acıydı, üzücüydü.

Kanlı yüzünü sildi delikanlı.

Rahatlamıştı.

Kurtulmuştu.

Hamd etti Rabbine, şükretti, tevbe etti.

Tevbe etti, helallik diledi…

Yüzünü sildi, kanları sildi, gözyaşlarını sildi.

Ve gitti.

Kilimlerimiz sustu önce bu sanal salgında…

Posted in Hüzün on Nisan 24, 2007 by mmustafauzun

Kilimlerimiz sustu önce bu sanal salgında…

Hüzün…

Hasret

Ve umut!…

Bir Anadolu kilim’inin üstündeyim şimdi.

Bugün.

Zor gün.

Ağlamaklı oluyor gözlerim.

Sonra keskin bir dönüşle umut olup akıyor yüreğime doğru.

Yüzyıllarca sevdanın sözcülüğünü yapan kilimlerin üstünde oturuyorum işte.

Mahçup Anadolu kızının sesine ses olan kilimlerin üstünde.

Tüm desenlerin ayrı bir anlamı olduğu ve görmesini bilen gözler için herbiri ayrı birer işaret taşıyan kilimlerin üzerinde.

Desenlerle konuşan, renklerle haykıran kilimlerin.

“Küpe” motifini işlenmişse, “evlenebilirim” demek olan,  gül dokunmuşsa “sevgililer sevgilisine” adanan kilimlerin…

Pek güzel olduğu söylenemez bu kilimin oysa. Belki de dikilirken önemsenmedi, geçiştirildi. Veya ben bugün böyle hissediyorum. Fakat kilimler genel mana’da Anadolu kadınının duygusal yanı oldu hep. İnce bir zevki yansıttı tüm yüreklere.

Estetik bir kaygıyı yansıttı.

El emeği, göz nuru ve gönlün aynası oldu.

Yerleştirildiği her yere yakıştı kilimler. Saraylara da süs oldu, çoban evlerine de…

Fakat değişen ekonomik şartlar ve özellikle televizyon, yüzyılların geleneğini bitirme noktasına getirdi malesef.

Reklam panoları

Ve

Televizyon ekranları aydınlatıyor bu şehri

 

Çok yakın bir zamana kadar uzun kış gecelerinin zevkli bir uğraşı olan kilim, yerini televizyon dizilerine bıraktı artık.

Yalan dizilere, sanal dizilere.

Artık utangaç Anadolu kızlarını göremiyoruz kilim dokurken.

Belki de buradan görünmüyordur, bilemiyorum.

Genç kızlar çeyizlerini mağazadan aldıkları halılarla oluşturuyorlar artık. Duygudan yoksun makina halılarını, el emeği kilimlere tercih ediyorlar malesef.

Hayatımızın her tarafını sarıyor sanal dünya’lar…

Sanal aşklar…

Sanal yalanlar…

Sanal iftiralar…

Sanal sevdalar…

Ve şimdi;

Sandıklarına saklanan güzellikler müzelerin süsü oluyor…

Geleneğin en güçlü seslerinden biri daha susuyor.

Kilimlerimiz susuyor.

 

34-80 ve Sarayburnu’nda bir kurşun yemek en eğlenceli tarafından

Posted in Umut on Nisan 23, 2007 by mmustafauzun

Hayır, hayır…

İma filan yok ve katagori olarakta UMUT katagorisine kaydettim bu yazıyı.

Ciddi ciddi dün Sarayburnu’nda bir kurşun yedim ve gerçekten çok eğlendik nedense.

Dündü.

İstanbul’du.

Kayıp Kentin Yakışıklısı’nın son günüydü.

Hüzne rağmen güzel gündü.

Millet sokakları dar etmişti.

Sanırsın ki evinde oturan İstanbullu yoktu bu Pazar…

Önce Sarayburnu’nda muhteşem bir kahvaltı…

Ve sonra attık oltalarımızı derya’ya.

Bereket buna denir işte.

Balıklar can atıyorlar…

Muhteşem…

Ayaktaydım o anda.

Gülüyordum.

Birden dizlerimin üstüne yere çöktüğümü hatırlıyorum.

Acı filan yok.

Şaşkınlık sadece.

Gayri ihtiyari elimi başıma attım ve geri çektim;

Kıpkırmızı kan…

Heyecan…

Ve az korku.

Yan tarafta ki balık tutan gencin kurşunu önce benim başıma, sonra denize uçmuş.

Ben yere…

Resmen diz çöktürdü.

Farketmedi bizimkiler önce.

Sonra sonra olayın farkına varabildiler.

Sonrası işte;

Az heyecan.

Az telaş…

Acı yok ama kafa olunca tehlike olabilir deyü bir şeyler yapalım dedik. Yoksa görünürde sıyırıp geçtiği anlaşılıyordu.

Elim kıpkırmızı…

Pazar’dı…

Her yer kapalıydı.

Yunus, buz gibi suyla saçlarımı ıslattıydı.

Sonra İDO’ya gittik,

Sardık…

X işareti ile yeniden döndük Sarayburnu’na.

Bu balıklar kaçmaz çünkü.

Bugün güzel gün.

Ve büyük tevaffuk.

Muhteşem tevaffuk.

Görmemişin birşeyi olmuş… diye başlayan sözler vardır ya, aynen öyle.

Tuttuğum her balığı sayıyorum.

Sonradan farkettik inanılmaz şeyi.

Yani bizce inanılmaz.

Çok güldük.

Eğlendik.

Kurşun vurmadan önce sadece ben 34 adet balık tutmuştum.

Tabi Kayıp Kentin Yakışıklısı benim bir iki katım daha fazla tutmuştu.

Sonra, yani geri döndükten sonra ben bunu 80′e tamamladım.

Yazı ile seksen…

80 balık.

5 saatte.

Sadece benim tuttuğum balık sayısı bu.

İlginç olan ise; 34 İstanbul’un kodu, 80 ise Osmaniye’nin…

Osmaniye’nin yani Yunus’un gideceği yerin.

Bu sayılar için özel uğraşımız olmamıştı.

Sonra farkettik ve çok eğlendik.

Muhteşemdi.

Muhteşem bir gündü.

Biz çok eğlendik.

İstanbul bu.

Sarayburnu bu.

Umut ve mavilik bu.

Ve acı olan bunun Yunus ile bir daha zor tekrarlanacak olması.

Hüzün ve Umut ile bir arada yani.

Her zamanki gibi…

Hayat bu çünkü;

Hüzün ve Umut

YENİLMİŞ ORDULAR VAR KARŞIMDA ve SAVAŞIN TARAFLARI SAVAŞI YARGILAYAMAZLAR

Posted in Mesele on Nisan 16, 2007 by mmustafauzun

Yenilmiş ordular onlar, kaybetmiş ordular. Savaşa savaş açan ordular. Kaybetmenin onurunu hiçe sayan ordular.

Yenilgi yenilgi büyümeyen zaferlerin orduları. Savaşın nedeni olduklarını bilmelerine rağmen yenilgilerine değil savaşa “karşı tarafı” bahane gösteren ordular.

Savaşı, savaşı hazırlayan nedenleri ve savaşların sonuçlarını hatta en önemlisi kendilerinden önceki savaşları biliyor olmalarına rağmen kaybetmenin acısı ile toplanabilen kaybedenler klübü.

Güzel insanlar, hoş insanlar, kaybetmiş insanlar.

Sahi bu savaşın bir galibi olsaydı bir araya gelebilecekler miydi? Biri olsun kazanmış olsaydı o masa etrafında olabilecek miydi? Hayır. Daha önce olmadığı gibi şimdi de olmazdı. Tek ortak yanları; kaybetmişlikleri.

Halbuki hiçbiri masum değil. Hepsi bu savaşın içindeydi. Hepsi Londra’ydı, hepsi Berlin’di. Şimdi Berlin olup Londra’yı yakmanın anlamı yok. Savaşın tarafları savaşı yargılayamaz. Bu suça ve bu günaha Londra kadar Berlin’in, Washington kadar Roma’nında dahli vardır. Savaş yenen içinde yenilen içinde savaştır.

Hayır, hayır. Hiçbiri Bağdat değil bunların. Masum pozlarına gerek yok. Yenildiniz, o kadar. Kaybettiniz, hepsi bu. Galibiyeti hak etmiyordunuz hiçbiriniz. Çünkü hepiniz savaşa gizlice girdiniz. Çünkü hepiniz bir diğer yenilmiş ordunun ahı üstüne kurdunuz hayallerinizi.

Savaşa girdiğinizde savaş alanlarında kan, kin ve nefret vardı. Yine de girdiniz. Başka yenilgilerin üstüne galibiyetler inşa etmeyi düşündünüz. Olmadı. Gerçek sizi de vurdu. Şimdi isyan etmenin anlamı yok. Gizli gizli toplantılara gerek yok. Yenilgilere savaş açmaya gerek yok. Savaşa savaş açmaya gerek yok.

u hepinizin savaşıydı çünkü. Bu savaşta sizde vardınız. Her biriniz hem kendi savaşlarınızın hemde sizden önceki savaşların bir tarafıydınız. Şimdi çevreye şeref pazarlamanın anlamı yok. Şimdi çevreye gözü yaşlı mesajlar vermenin anlamı yok. Kaybetmenin de onuru vardır ve sanırım bunu herkes hak etmiyor.

Hayır, hayır. Sütten çıkmış ak kaşık muamelesi yapıyor değilim. Bilakis, savaşın merkezi olmanın ağırlığı var üstümde. Tüm kaybedenlerin ahı var üstümde, doğru. Yenilgiler koltuğumu kabartmıyor. Terk ettiğim şehirleri içimi sızlatıyor tahminlerin ötesinde. Hiçbir şehre savaş açmışlığım yoktur. Hiçbir mağlup orduya hakaret etmem.

Fakat yenilmiş bir Berlin’in, dağılmış bir Hiroşimo’nun ve kan revan içerisinde kalmış bir Nagazaki’nin masa başında, gizli toplantılarda, yenilmiş devletler ittifakının Londra’yı, Paris’i yerle bir etmelerine de müsaade etmem. Çünkü bu savaşta Bağdat ve Kudüs yok. Bu savaşın tarafları hiçte ak değiller. Bu savaşın taraflarının karşı tarafı suçlamaya hakları yok.

Eğer bu savaşı kaybettiyseniz düşmandan ziyade kendinize dönün. Düşman belledikleriniz kendi sigalarına çekiliyorlar, kendi tevbeleri ile baş başalar. Yenilmişler, kaybetmişlerde aynı şeyi yapmalılar.

NOT 1: Liste eksik. Yenilmişler daha fazla olmalıydı halbuki. Haber verseydiniz daha fazla isim verebilirdim. Londra’nın, Moskova’nın, Washington’un yanına daha çok şehir eklenebilirdi aslında.

NOT2: Sağa sola değil -bir savaş kuruluna mesela- tüm belgeleri aktarabilirim. Bu işin meraklıları, tükürme sevdalıları; tüm savaşları, safhalarını, öncelerini, sonralarını, savaşa götüren yolları, savaş günlüklerini vs bi gözden geçirebilirler. Bakalım o zaman kime eyvahlar olsun der birileri.

NOT3: Yenilmiş taraf olmak aklamaz Berlin’i. Tevbe kapısı sadece yenilmişlere açık değil. Herkesin kıyameti kendinedir. Her ölüm bir kıyamettir insana. Herkesin ölümü kendi kıyameti.

NOT4: Fert fert tüm kaybetmişlere selam olsun. Londra’ya, Moskova’ya, Roma’ya selam olsun. Siz Felluce olmadığınız müddetçe, siz Kudüs olmadığınız müddetçe Londra’ya laf söyleyemezsiniz.

NOT5: Tüm şehirlerin Rabbi aynıdır. Bir şehrin pişmanlığını gören Rahman diğerini de görür elbette. Aksini iddia eden var mıdır? Ve Rahman’dan başka kimsenin kimseyi yargılamaya hakkı yoktur.

NOT6: Kimseye minnet edecek değilim. Veya hakaretleri dinleyecek değilim. Varsa derdiniz kendi aranızda halledin.

Vardır diyen alır cevabını. Vardır diyen çıkmasın karşıma. Ezer geçerim. Suskunlukları geri adım saymasın kimse.

Hoş gerçi yenileceğini bile bile savaşa girecek kadar gözü dönmüş olanlara birşeyler anlatmanın ne kadar zor olduğunu bilmiyorda değilim.

Bile bile savaşa girenlerin yenilgi sonrasında şikayetçi olmaya hakları yoktur.

Vesselam

Anamızı ağlatacak Ruanda’lı çocuklar hesap gününde…

Posted in Sinema - TV on Nisan 13, 2007 by mmustafauzun

Bağcılar Gazetesi

Batı’lıların yüzüne bu katliamın ve tüm katliamların bir tarafı oldukları, nedeni oldukları ve içinde oldukları tükürmek gerek.

Ve Doğu’luların yüzlerine ise vurdumduymazlıkları, sessizlikleri ve zulme boyun eğişleri nedeni ile tükürmek gerek. Hak ediyoruz malesef.

İğrenmek yeterli değil, biliyorum.

Geçen hafta “BİZİM TOPRAKLAR”a “Ruanda” ile başlamıştım. Akılalmaz katliamlardan yola çıkarak Batı’ya ve dahi Doğu’ya dair cümleler kurmuştum. Bu amaçla bulabildiğim kadar çok yazı okudum ve özellikle Terry George‘nin “Hotel Ruanda” adlı filmini izledim. Bu filmin gerçeği kısmen yansıttığını bilirseniz ve eğer yüreğinizde az da olsa bir “insan olma” durumu varsa gözyaşı dökmemeniz imkansız. Gerçek daha acı.

Filmde yetimhane’de katledilen çocuklardan biri yalvarıyor canilere; “Söz veriyorum bir daha tutsi olmayacağım” Yine kameraman; “Sence bu katliam görüntüleri akşam haberlerine yetişecek mi?” deyince diğeri; “Yetişse ne yazar” diyor, “En fazla, bu bir vahşettir diyerek yemeklerine devam edecek insanlar”

Büyük katliamın yıllar sonrasında bile utanç bizim peşimizi bırakmayacak ve bu utancın asıl nedeni Batı’lılar…

Tarihleri boyunca şiddetin koynunda gezen Batı, yeryüzünü kana bulamaya devam ediyor. Tüm coğrafyalara kan, kin ve nefret hakim. Batı, girdiği her yeri kurutuyor. Girdiği tüm şehirlere nifak tohumlarını serpiyor ve sonrasında bir adım geri çekilerek seyretmeye başlıyor.

Ruanda’yı kolayca yönetmek isteyen Belçikalılar Ruanda’yı ikiye ayırmışlar. Farklı coğrafyalarda din, mezhep, ırk gibi bahaneler bulan Avrupalılar bu defa ilginç bir sınıflandırma yaptılar burada: Zengin, 10 inekten fazla malvarlığına sahip, güçlü ve uzun boylu olan Ruanda’lılara TUTSİ, geri kalanlarına da HUTU dediler. Sonra TUTSİ dediklerine imkan verdiler, yol gösterdiler. HUTU’lara ise her tarafı yasakladılar, okumalarına, iş yapmalarına müsaade etmediler.

Hutu’lar Tutsi’lerden, Tutsi’lerde Hutu’lardan nefret etmeye başlayınca bu defa bir adım geri çekildi Avrupa’lılar. Seyrettiler, sözde çözüm önerileri sundular. İki tarafta ordularını kurdu hatta ekonomileri müsait olmadığı için Çin’den 500.000 adet satır sipariş ettiler yan komşularını bunlarla parçalamak için.

1994 yılında Başkan’ın uçağının düşürülmesinin ardından 3 ay gibi kısa bir sürede Dünya tarihinin gördüğü en kanlı ve acı katliamlarından biri yaşandı. Bu süre içerisinde inanılmaz yöntemlerle tam 1.000.000 insan katledildi. Cellatlar insan parçalamaktan yoruldu. Özellikle çocuklar hedef alındı. Nesiller kurutuldu. BM askerlerini çekti, Amerika Somali’de ki yenlgisinin acısını bahane gösterdi.

Bölge’de olan Fransız askerleri de bu katliama ortak oldu. Hatta katliamcılarla beraber olup çevre ülkelerden gelenlerle savaştılar. Kendi sorumluluk alanlarında katliamların devam etmesine de müsaade ettiler. Ermeni soykırımı, Yahudi soykırımı diye sahte gözyaşları dökenlerin suratlarına tokat gibi vurmalı Ruanda’yı. Tükürmeli yüzlerine Batı’lıların, BM’nin, Amerika’nın ve siyonist yalanların. İşte gerçek bu, işte soykırım bu. Yahudi soykırımı gibi zorlama bir tarifte gerekmiyor Ruanda’da…

Müzikleri, sahneleri ve derinliği ile, simgeleri ile gerçeğe biraz olsun yaklaşabilmiş bir film Hotel Ruanda. Müzikleri muhteşem. Filmin başrol oyuncusu Don Cheadle‘yi daha bir sevdim şimdi. İçten oynuyor. Kısmen yansıtıyor orada olanları. Kendisi filmde Paul Rusesabagina adında bir otel müdürünü canlandırıyor. Batı’lıların kapıcılığını yapıyor, zevklerine göre hareket ediyor.

Fakat katliam başladıktan sonra insan olmanın onuru ile müdürü olduğu otele sığınan Hutu ve Tutsi’leri korumak için elinden gelen herşeyi yapıyor Paul Rusesabagina. Rüşvet veriyor, tehdit ediyor, ağlıyor, korkuyor… İnsan olmanın tüm erdemini sergiliyor. Bu bir film bile olsa etkileyici. Aslında katliam gerçek, olayda. Gerçekten bu katliam esnasında bunlar olmuş. Paul Rusesabagina diye biri var ve şu anda Belçika’da yaşıyor.

Bir süredir Afrika’ya dair okumalar yapıyorum. Sadece Afrika tarihi bile Batı’lıların suçluluğu ve Doğu’luların utancı için yeterlidir. 1.000.000 insan sudan bahanelerle katledilirken Müslümanlar bu zulme sessiz kalmamalıydı.

Orada katledilen her Hutu ve Tutsi bizden hakkını talep edecek, bu kesin. Ben henüz çocuktum 1994’de. Henüz ilkokul öğrencisiydim. Belki bizden onlar sormayacak ama bizden de Bağdat’lı Sena’lar hesap soracak, o da kesin.

O yüzden kendi sokağımızla ilgilenmemiz yetmiyor maalesef insanlığımıza…

Ve İslamlığımıza…

 

 

 

 

Münih Gençliği ve Yakup Abi

Posted in Umut on Nisan 11, 2007 by mmustafauzun

İGMG Güney Bavyera Teşkilatı

Ve oradan tanıdık yüzler.

TV5 Avrupa tarafından çekilen VUSLAT programı Güney Bavyera’ya da uğramış. Birçok tanıdık yüz vardı o programda.

Ve elbette Yakup AKBAY…

Yakup Abinin tıkanmadan, hızlı hızlı derdini anlatmaya çalıştığı yerlerde dahil o programı izlemeyenler buradan izleyebilirler.

Vesselam

Kayıp Kentin Yakışıklısının İstanbul’a Vedası

Posted in Hüzün on Nisan 9, 2007 by mmustafauzun

Kayıp Kentin Yakışıklısı…

Yunus…

Bu defa İstanbul affetmez onu.

İlkinde bir İstanbul gününde Otogar’dan yolcu etmiştim.

Dönecekti İstanbul’a…

Döndü de.

..

Şimdi yine veda vaktidir.

Fakat İstanbul affetmez bu defa.

Geri almaz İstanbul kendisini 2. defa satanı.

Yunus yine terkediyor İstanbul’u…

Yakın zamanda, zor zamanda.

Bu ona bir veda klibidir.

Bir İstanbul gününde Sultanahmet’ten Eminönüne giderken Sultanahmet, Ayasofya, Gülhane, Sarayburnu ve Eminönü sahillerinde kamerama Yunus’tan yansıyan izler bunlar.

Figüran dedim ama olayın kahramanı o.

İstanbul’u İstanbul yapan değerlerden biri.

Ve şimdi İstanbul’a veda vaktidir yine.

Son defa…

Bu klip bir anı olsun diye tarafımca yapılmış ve Kayıp Kentin Yakışıklısına armağan edilmiştir.

Ve yine bu klip bir sonraki klip için bir sözdür.

Kahramanın sadece Yunus olmadığı…

Yunus’un ve müstakbel eşinin başrolde olduğu…

Daha umutlu, daha bir kendince…

İnşallah…

İstanbul’a dair sözler bunlar…

Umud’a dair, aşk’a dair…

Ama illa da Yunus’a dair sözler.

Kardeşime dair…

İstanbul’a ihanet eden,

Osmaniye’ye merhaba diyen,

Kayıp Kentin Yakışıklısı’na dair…

Bizim Topraklar’ın saati değişti

Posted in Duyuru - İlan on Nisan 6, 2007 by mmustafauzun

İslam Coğrafyasına dair izler taşıyan ve Lalegül FM’de yapmaya devam ettiğim Bizim Topraklar programının yayın gün ve saati değişti.

Bizim Topraklar bundan sonra her Pazar saat 20:30′da Lalegül FM’de olacak.

web: www.lalegulfm.com

Karasal Verici: 88.4

Uydu Frekansı: TÜRKSAT 1c11996-SEMBOL 26000 (VERTİCAL) 5/6 FEC (OTOMATİK ARAMADA LALEGÜL FM YAZIYOR)

Yayına hazırladığım kitap çıktı

Posted in Duyuru - İlan on Nisan 6, 2007 by mmustafauzun

Selamlarımla…

Bir süredir uğraştığım ve yayına hazırladığım “Asr-ı Saadet Sempozyumu” kitabı yayınlandı.  Detaylı bilgileri, resimleri ve hatta kitabın kendisini daha sonra buradan yayınlayacağım inşallah.

Vesselam

Satranç’ta kayıp eleman: 57/19

Posted in Havadan Sudan on Nisan 3, 2007 by mmustafauzun

Kayıp kentin yakışıklısı ile yaptığımız müthiş yarışta geldiğimiz son nokta bu: 57 – 19

Daha doğrusu büyük ihtimalle arkadaş 19 olamadı henüz :) ama biz yine de sus payı mahiyetinde 19 dedik. :)

Normalde “geriden gelen sayar”mış fakat son çözüm burdan takip etmekte.

57 – 19

Uzun zaman oldu oynamayalı.

Şu 57′yi en yakın zamanda 60 yapma temennisi ile bu gece 01:00′de maç teklifim var bayım size. :)

Vesselam

ENDÜLÜS IRAK’tır, IRAK’tır ENDÜLÜS…

Posted in Hüzün on Mart 27, 2007 by mmustafauzun

Bir süredir Lalegül FM’de, Bizim Topraklar’da ENDÜLÜS üzerine cümleler kurmaya çalışıyoruz.

Üç haftadır da Endülüs Tarihiçisi ve ESAM İstanbul Koordonatörü Yavuz Selim KURT Ağabey konuğum oluyor.

Normalde bu blogda sadece kendi ürünüm olan yazılara ve kliplere yer vermeye çalışıyorum. Birkaç istisna dışında.

Tabi bu “dışarıdan” aldığım yazılar da hani deyim yerindeyse “deymeli” diye düşünerek alınmış yazılardır.

İşte bunlardan biri de Salih Bin Beşir’e ait olan ve Sezai KARAKOÇ çevirisi (Emin değilim) “ENDÜLÜS’E AĞIT” adlı eser.

Gerçekten de yaşanılanları göz önüne getirerek okuduğunuzda ve azda olsa Endülüs üzerine bilgi sahibiyseniz gözyaşı dökmeden bitiremeyeceğiniz bir şiir bu.

Geçen haftaki programda buna yer verdik. Ve bu hafta da Perşembe günü saat 22:00′de Lalegül FM’de Bizim Topraklar’da ENDÜLÜS üzerine cümleler kurmaya devam edeceğiz.

Tabi siz ENDÜLÜS’ü kaldırıp yerine IRAK’ı, FİLİSTİN’i, AFGANİSTAN’ı, ÇEÇENİSTAN’ı veya zulüm altında inleyen başka bir coğrafyayı koyabilirsiniz.

Gözyaşı temennileri ile…

-

Endülüs’e Ağıt

 

Her yükselen bir gün düşer, inişler başlar zirveden

Ömrün mutlu günlerine niçin aldanır ki insan

Her şey değişir gök gibi bir gün pırıl pırıl bir gün bulutlu

Sen de öylesin işte

Bu gün güldürürse yarın ağlatır zaman

Kime ebedilik vermiş kime yaramış sonsuzca

Hedefini delip geçmezse kılıçla mızrak

Geri döner yaralar kendi sahibini

Zaman bu ne kılıç kını tanır ne sağlam Gındam kalesi

Çürütür hepsini, paramparça eder zaman kılıcı

Düşün nerdedir şimdi var mı onlardan bir iz

Nerde muhteşem taçlı yemen hükümdarları?

Şeddat’ın irem bağı, İrem cenneti nerde?

Nerde bu gün İran’ın Sasani hükümdarı?

Karun’un bitmez tükenmez serveti nerde bugün?

Hani Ad, hani Adnan, hani Kahtan, bu dünya servetleri?

Çaresiz onlar da boyun büküp emrine tarihin

Çekilip gittiler birer birer, bir masal bir efsane gibi

O saltanatlar sanki rüyada yaşanmış gibi

Gerçek değil de bir hayal, bir gölge sanki

Bir vuruşta yere serdi Daraa’yı zaman

Yere geçirdi Kisra’yı, ne zaferleri kaldı ne zafer takları

Don vurmuş yapraklar gibi kurudu Şa’b!

Düşün ki bir beka bulamadı alemde Süleyman bile

Bin türlü belası var dünyanın işte

Bazen hüzün boşalır bazen bir sevinç tufanı.

Her faciaya teselli bulunur belki

Ama unutulmaz İslam’ın uğradığı bela cihanda

Öyle bir felakete uğradık ki Endülüs’te biz

Üstümüze düştü sanki Sehlan ve Uhud dağları

Nazar değdi İslam’a Endülüs’te

Bela üstüne bela yağdı, yağmur gibi

O güzelim şehirlerin üstüne…

Sor… Mürsiye’nin halini şimdi, Valans’ı da.

Sor… başına gelenleri Şatiba’nın Ceyyan’ın!

Gördün mü bir bilgi okyanusuydu Kurtuba

Bir bilgi deniziydi, görseydin bilginleri

Sor Hıms’ı şimdi de, pırıl pırıl aydınlık bahçeleri

Sor nerde Azip nehri, şimdi öyle akar mı, şeker tadıydı suyu

İşte bunlar gözbebeği, medinesiydi Endülüs’ün

Bunlar ki birer viranedir artık.

Yarınından ayrılmış feryatlar koparan bir genç gibi

Öyle dolmuş ki hüzünlü gözleri yüce İslam’ın

Soyununca İslam’dan bir çöle döndü sanki

Onlar ki küfür karanlığı içinde bayındır bugün

Birer kilisedir artık camiler, mescidler

Her yanda çanlar, putlar ve baykuş uğultuları

Mihraplar ağlar şimdi taşla doldurulmuşsa da

İnler buna minber, cansız ağaçtansa da…

Uyan ey gafil kişi, ibret denizi zaman,

Sen uykuya dalmışsan da asla uyumaz zaman!

Ey gururla saltanat sürenler kendi ülkelerinde

Siz Hıms’ı gördünüz mü, en güzelini ülkelerin

Her facia unutulur biraz belki tarihte ama

Unutulmaz Endülüs’te başa gelenler

Ey siz! En güzel ve şahin duruşlu

Arap atlarına binenler yarış alanlarında!

Ey, keskin kılıçlı kahramanlar ordusu!

Ey, savaşın tozu dumanı içinde kılıcı parlayanlar!

Siz ey! Karşı kıtada bin nimet içinde

Saltanat içinde mutlu yaşayanlar!

Sizin hiç haberiniz var mıdır Endülüs’ten

Bir siz kalmışsınız duymayan halimizi!

Onlar sizden yana çevirerek gözlerini

Ufuklara bakıp bir imdat beklediler

Öldürülen asker, esir düşen kadınlar…

Ya nedir bu çatışma bu ayrılık İslam arasında

Ey kulları Hakkın, kardeşsiniz kardeş!

Bir yardım duygusu bile yok mu içinizde.

Alıp götürdü nemiz var nemiz yok bir zulüm seli

Dün sultan idiler bey idiler kendi ülkelerinde

Şimdi küfrün elinde bir uşak, bir oyuncak!

Çevirmiş onları dört yandan zillet uçurumları

Dehşet içinde fırlamış gözleri kimsesiz ve şaşkın

Sen de görseydin çığlıklarını, çırpınışlarını ey Tanrı kulu!

Ocaklarından koparılıp satıldıklarını köle pazarlarında.

O feryatlar ki koymaz aklını başında benim gibisini

Koparır gibi bedende ruhu, kopardılar anadan yavrusunu

Yeni doğan güneşin aydınlığı o kızlar ki

Öyle saf öyle temiz

Yakut ve mercandan dökülmüş sanki.

Dağ ucundan doğan sabah güneşinin masumluğu gibi

O Meryem yüzlü kızlar ki

Sürüklenip sürüklenip saçlarından kirli yataklara çekildi

Haykırışları gökleri yırttı.

Kan kustu babaları, arşa çıktı feryad-ı figanları…

Eritir her kalbi bu anlattıklarımın birisi bile

Eğer varsa sende İslam’dan, imandan bir iz

Ey insanoğlu!

Salih B. Şerif

Bedir’den yansıyan ruhtur Çanakkale!…

Posted in Sinema - TV on Mart 25, 2007 by mmustafauzun

Anadolu Gençlik Derneği İstanbul Temsilciliği Ortaöğretim Komisyonu için hazırladığım klip:

[http://www.youtube.com/watch?v=Y8TpusqdPog]

Balkanlardan Kafkaslara, İstanbul’dan Diyar-ı Bekir’e, Şam’dan Saraybosna’ya kocaman ve tekvücut bir milletin, İslam milletinin iman mücadelesidir Çanakkale…

Bir varoluş mücadelesinin, Bedir’den yansıyan ruhun çiçek açtığı yerdir Çanakkale…

Çanakkale’ye yeni evlendiği kocasını gönderen gelinin hüznüdür bu ruh…

Tek oğlunun sırtını sıvazlayarak gözyaşları ile gönderen annelerin ruhudur bu ruh…

Ve bir daha gelmeyeceğini bildiği yavrusunu; “Allah’a emanet ol” diyerek gönderen babanın ruhudur bu ruh.

Çanakkale; nişanlısının şehadet haberini alan genç kızın yüreğindeki o hüzünde saklıdır.

Çanakkale, siperlerde nöbet beklerken yanık bir türkü eşliğinde Mehmed’imin gözlerinden damlayan gözyaşlarında gizlidir.

Çanakkale, 17. alay kumandanı Yarbay Hasan Beyin; askerleri, alay doktoru ve alay imamının hayret ve kıskanç dolu bakışları altında; “Niçin zahmet buyurdunuz ya Rasulallah” diyerek son nefesini verdiği şehadette ki ruhta gizlidir.

Dualarımız sizedir.

Selam ve Fatihalarımız sizedir.

 

BİR GOL ATTIM, FUTBOL HAYATIM BİTTİ

Posted in Umut on Mart 21, 2007 by mmustafauzun

Yıllar önceydi.

İlkokul 3 veya 4. sınıf öğrencisiydim.

Öncesinde de pek top peşinde koşmuşluğum yoktu. Aslında o günde o golü atmaya niyyetli olduğum söylenemez. Top birden önüme düştü ve düzgün bir şutla sahanın bir ucundan diğer taraftaki kaleye muhteşem bir gol attım. Şu anda bile hala o şutu nasıl çektiğime şaşırıyorum.

İnanılmazdı.

Çevremdekilerde en az benim kadar şaşkındı. Kimse böyle bir golü beklemiyordu. Onlarca oyuncunun arasından geçerek o kaleyi nasıl buldu, bende şaşkındım. Bilirsiniz ilkokullarda maçlar 11’er kişi oynanmaz. En azından 30 kişinin arasından geçerek kaleyi bulan o top sahadaki ve saha kenarındaki herkesi şok etmişti.

Derken bir elin kulaklarıma asıldığını hissettim. Nöbetçi ve aynı zamanda hakem olan öğretmen; “Dışardan nasıl karışırsın oyuna, salak oğlum” şeklinde hakaretlerle ve müthiş bir hiddetle bana bağırmaya başladı. Haklıydı, oyunda değildim. Top önüme düşmüş ve ben topun gelişine yüklenmiş, golü atmıştım. Gol muhteşemdi ama geçerli değildi. Saha kenarından oyuna karışmanın cezası da o an için kulağın çekilmesi ve bir ton laftı.

O gün o hocaya çok kızmıştım. O golün karşılığı bu kadar hakaret ve kıpkırmızı bir kulak değildi.

Fakat şimdi teşekkür ediyorum. Büyük bir beladan kurtarmış beni.

Kimbilir eğer o gün toptan ve futboldan nefret ettirmeseydi ve kendimi ispatlayacağım bir alan oluştursaydı bugün benim için herşey çok farklı olabilirdi.

Hamdolsun hiç top peşinde koşmadım. Kendimi orda ispatlamaya çalışmadım. Karakterimi top peşinde koşarak oluşturmanın derdinde olmadım. Zamanımı sahalarda harcamadım. Kalpler kırmadım, ayaklar kırmadım.

Elbette top peşinden koşanları yadırgıyor değilim. Asla. Herkesin şartı ayrıdır. Bazıları için hayatlarının en güzel kararıdır top peşinde koşmak. Futbol; spor veya hayatın temel taşlarından bir uğraş, bir ekmek kapısı olarak görülüyorsa elbette üzerine cümle kuramayız. Fakat bir kumar, bir kin, bir nefret ve küresel oyunlardan bir oyun olarak futbolu görülüyorsa bu hiçte masum değildir. Arada dağlar kadar fark var. Simon Kuper’in ifadesi ile; “Futbol asla sadece futbol değildir” Ben futbol’u önemsiyorum ama o topun peşinden koşmadığım içinde memnunum.

Futbol tarihini bilirim, sistemleri özellikle bilirim. Futbol üzerine yazılmış yazıları okumayı severim. Günlük köşe yazarlarının geyiklerinden bahsetmiyorum tabi. Kaliteli futbol yazıları ve yazarları takip etmek zihin açıcıdır.

Futbol üzerinden ve ardından oynanan oyunlar ilgimi çeker ama asla bir top peşinde koşan 22 kişiyi yarım saat izlemeye dayanamam. Sıkılır, daralırım. Çok önemli maçları dahi basit bir kitaba değişmem. Hayatımda hiç futbol stadyumunda maç izlemeye gitmedim ve bundan onur duyuyorum.

İki defa Ali Sami Yen stadyumuna Fetih Şöleni için gitmişliğim vardır, o kadar. Onda da futbolcular değil leventler koşuyordu saha içerisinde.

Şimdi geri dönüp bakıyorum da geçmişe; Kalem’i, kitabı ve kamera’yı tercih etmemde çok büyük rolü vardır o golü atmamın.

Bir gol attım ve gerçekten hayatım değişti.

 

 

 

Bir Erbakan Kitaplığı sizce ne kadar yer kaplar?

Posted in Kitap on Mart 21, 2007 by mmustafauzun

14 Mart 2007 Milli Gazete

http://www.milligazete.com.tr/index.php?action=show&type=writersnews&id=11444

M.Mustafa UZUN
Tahmininizden çok daha fazla yer kaplayacağından emin olabilirsiniz.

Çünkü Erbakan, meydanlarda, salonlarda veya mahkeme salonlarında verdiği mücadelenin onca yoğunluğuna rağmen, yazılı kültürü de asla ihmal etmemiş ve onlarca kitaba imzasını atmıştır.

Türkçe veya yabancı dilde yazdığı kitaplar kadar, yaptığı çeviri kitaplar da oldukça fazla bir yekun tutmaktadır. O yüzden eğer bir “Erbakan Kitaplığı”ndan bahsediyorsak, bunu; Türkçe yazdığı kitaplar, yabancı dilde yazdığı kitaplar ve Türkçe’ye çevirdiği kitaplar olmak üzere üç bölüme ayırabiliriz. Tabi buna bir de birbirinden değerli konferanslarının metinlerinden oluşturulan kitapları da eklediğimiz zaman, tahminimizin çok ötesinde bir kitaplıkla karşı karşıya kalırız.

Erbakan Hoca özellikle ilk dönemlerde hem kendi alanı ile alakalı yeni kitaplar yazarken, hem de çeşitli alanlarda birçok kitabı Türkçe’ye kazandırmıştır. “Mukaddesatçı Türk’e Beyanname” gibi gerçekten ilgi çekici kitaplarının yanı sıra, teknik alanda da birçok eseri bulunan Erbakan Hoca toplamda altmış kadar esere kendi imzasını atmıştır.

Genç bir delikanlı iken, yani 1957 yılında yazdığı, tez konusu olan ve Teknik Üniversite Matbaası’nda bastırdığı; “Diesel motorlarında tutuşma gecikmesi hakkında yeni araştırmalar” kitabı Erbakan Hoca’nın bastırdığı ilk kitaptır. Yine, bu yıl içerisinde birçok çeviri kitaba da imzasını atmıştır, fakat bunları daha sonra ele alacağız.

1959 yılında bu defa daha genel bir başlıkla “Motorlarda Tutuşma” ismi ile yeni bir kitap daha yayınlayan Erbakan’ın bu kitabını da Yenilik Basımevi basmıştır. 1962 yılında Şehir Matbaasına bastırdığı; “Motor maksatlarına göre yakıtların tutuşma özelliklerinin tayini hakkında alıv metodu” kitabı Erbakan Hoca’nın bu alanda yazdığı ilk kitaplardandır.

Tabi “Aehnlichkeitstheorie und dimensionlose Kenngrössen bei der: Aerothermochemie” ismi ile 1964 yılında Almanca olarak Matbaa Teknisyenleri Basımevi tarafından yayımlanan kitabını da zikrederek, bu dönemlerin Erbakan Hoca için hayli verimli geçtiğini belirtelim. Çünkü yine 1964 yılında bu defa “Isı yayılımı” adı ile Hulki Erem ile ortak yeni bir kitap daha çıkartmıştır ve bu kitabı da Berksoy Matbaası basmıştır.

İlk yıllarda genelde teknik alanda eserler veren Erbakan, 1969 yılında sosyal meselere eğilmiş ve Tan Matbaasından “Mukaddesatçı Türk’e Beyanname” ismi ile yeni bir kitap daha çıkartmıştır Bu arada tüm yurdu konferanslar vererek gezmeye de başlayan Erbakan, 1970 yılında Konya Denizkuşları Matbaasından “Müsbet İlim ve İslâm” adı ile kapsamlı bir kitap çıkartır. Bu kitap ilerleyen yıllarda farklı yayınevleri tarafından onlarca defa basılmıştır. Tabi aynı yıl içerisinde İzmir İstiklal Matbaasında basılan ve İzmir Gençlik Teşkilatı’nın yayınladığı “İslâm ve İlim” ismi ile yayınlanan kitabı da mutlaka belirtmek gerekmektedir.

1971 yılında farklı konferansları derlenmiş ve ayrı ayrı kitaplar halinde yayınlanmıştır. Bunlar; “Mecliste Ortak Pazar”, “Türkiye ve Ortak Pazar” ve “Erbakan 1. Kongre’de” kitaplarıdır. Bu kitaplar İstanbul Fatih ve İzmir İstiklal Matbaalarında basılmıştır. 1973 yılında Hüsamettin Akmumcu ile birlikte hazırladığı; “Milli Görüş ve anayasa değişikliği” kitabı ile “Mecliste Milli Görüş açısından üçüncü beş yıllık planın tenkidi” kitapları Sler ofset ve Furkan yayınları tarafından bastırılmıştır.

Erbakan Hoca yine 1973 yılı içerisinde Maxime Rodinson’un “Muhammed’in İzinde” adlı kitabını Türkçe’ye çevirip Özdemir Basımevi’ne bastırmıştır. 1974 yılında Erbakan Hoca’nın vermiş olduğu çok önemli konferanslar derlenmiş ve kitaplaştırılmıştır. “Doğu’da batıda ve İslâm’da kadın”, “Sanayi davamız” ve “İslâm ve ilim” isimleri ile yayınlanan bu konferanslar Fetih Yayınevi tarafından bastırılmıştır.

1975 yılında Abdullah Lelik ile beraber hazırladığı ve Dağarcık Neşriyat ve Dağıtım’ın bastığı “Milli Görüş Temel Görüş” kitabının hemen akabinde bu defa Dergah Yayınlarından “Milli Görüş” adı ile de bir kitap çıkartmıştır.

1976 yılında Başbakan yardımcısı olan Erbakan Hoca, mecliste yaptığı konuşmalarla inanan yürekleri rahatlatmaktadır ve birçok konuya eğilmektedir. Bu dönemde özellikle mecliste yapmış olduğu birbirinden değerli konuşmaları kitaplaştırılmış ve yayınlanmıştır. Bunlar; “Materyalizm ve Maneviyatçılık”, “Türkiye’nin sanayileşmesi”, “Erbakan diyor ki”, “Ağır sanayi” ve “Başbakanlık bütçesi üzerindeki tenkitlere cevaplar” kitaplarıdır.

1979 yılında 4. Beş Yıllık Plan hakkında millet meclisinde yaptığı konuşması da kitaplaştırılan Erbakan Hoca, darbe ve cezaevi yılları nedeni ile uzun bir süre yeni eser yazamamıştır. Bu süreçte Refah Partisi’nin de kurulmuş olması, bu süreyi daha da uzatmıştır. Fakat 1991 yılında güncel ve çok önemli bir mesele ile alakalı kitabı ile Erbakan Hoca yine önemli analizlerde bulunmuştur. 1991 yılında Rehber Yayınlarından; “Körfez krizi emperyalizm ve petrol” adı ile yeni bir kitap yayınlatan Erbakan, 1991 yılında bu defa Semih Ofset’ten “Türkiye’nin meseleleri ve çözümleri” adlı yeni bir kitabı daha çıkmıştır. Tabi “Körfez krizi emperyalizm ve petrol” ve “Türkiye’nin meseleleri ve çözümleri” kitaplarının birçok yayınevi tarafından farklı baskıları yapılmıştır. Yine Semih Ofset tarafından Erbakan Hoca’nın basın toplantıları da bu yıl içerisinde birçok defa basılmıştır.

Erbakan Hoca tüm diğer çalışmalarından ayırabildiği vakitler içerisinde bu defa Kenan Evren’e cevaben; “Kenan Evren’in anılarındaki yanılgılar” adı ile Rehber Yayınlarından bir kitap daha çıkartmıştır.

Erbakan Hoca vakitlerini hesaplı ve dolu dolu yaşamaktadır. Bu yüzden tüm teşkilat çalışmalarının yanı sıra Türkçe ve Yabancı dillerde birçok yeni kitap daha yazmaktadır. “The just economic system”, “Heovy industry in Turkey (Türkiye’de Ağır Sanayi)” adları ile yabancı dilde yayınladığı kitaplarının yanı sıra “Ekonomik durumumuz” gibi kapsamlı kitaplar ve onlarca konferanstan derlenmiş kitaplarda yayınlamaktadır. Sadece 1993 yılında Refah Partisi 4. Büyük Kongresi’nde yapmış olduğu açılış konuşması bile Gümüş Matbaası tarafından basılmış ve büyük ilgi görmüştür.

1996 yılında da Başbakan olan Erbakan Hoca’nın hemen bütün basın toplantıları ve konuşmaları kitaplaştırılmış. 28 Şubat’ın hemen akabinde, yine Erbakan Hoca’nın yazdığı “Refah Partisi savunması” da Fast yayıncılık tarafından yayınlanmıştır.

Erbakan Hoca, 2002 yılında bu defa Milsan’dan “Türkiye ve ekonomi” isimle yeni bir kitap daha çıkartmıştır. Bu arada Bilkent Sakarya salonunda veya ATV’de yapmış olduğu “Türkiye’nin kurtuluş yolu” gibi birçok konuşması da 2002 ve 2005 yılları arasında çeşitli yayınevleri tarafından yayınlanmıştır. Tabi “Milli çözüm ve 40 proje” gibi kitapları da atlamamak gerekiyor.

Aslında Erbakan Hoca’nın bu süreçte bir o kadar da çeviri eser yayımladığını görmekteyiz. 1957 yılında Yenilik Basımevi’nde bastırdığı “Büyük gemi diesel motorlarında yeni gelişmeler”, P. Schuler’den çevirdiği; “Demiryolu arabalarında kullanılan diesel motorları’nın inkişaf istikametleri” kitabı ve Josef Bradik’ten çevirdiği; “Segmanların teknolojisi” kitapları Erbakan Hoca’nın bastırdığı ilk çeviri kitaplarıdır. 1958 yılında E. Flatz’tan çevirdiği; “Teknik konstruksiyonun küçük felsefesi” ve yine E. Flatz’tan çevirdiği; “Motorun doğduğu yer” adlı kitapları İstanbul Alparslan Matbaası tarafından bastırılmıştır.

1959 yılında “Havayla soğutmalı diesel motorları konstrüksiyonunun özel problemleri” adı ile Otto Cordier’den bir eseri Türkçe’ye çeviren Erbakan bu defa 1959 yılında Otto Kraemer’den; “Motorlar yapı ve hesabı” isimli eseri de Türkçe’ye çevirmiştir.

Erbakan için 1965 yılı oldukça verimli geçmiştir. Çünkü bu yılda A. Beckers’ten; “Bir sıkıştırma apartında yakıtların kendi kendine tutuşma özelliklerinin araştırılması”, H. Stemann’dan; “Benzin motorunda detonasyon esnasındaki kendi kendine tutuşma olayı hakkında araştırmalar”, yine H. Stemann’dan; “Hava ile soğutmalı iki zamanlı Diesel motorunun inkişaf çalışmaları” adlı eserleri Türkçe’ye çevirmiş ve Yıldız Teknik Üniversitesi Matbaasında bastırmıştır.

Bu kitapların tamamını kimsenin bildiğini sanmıyorum. Benim için de gerçekten hayret verici bir çalışma oldu. Yazının başına dönerek şu soruyu tekrar soralım o halde; “Sizce bir Erbakan kitaplığı ne kadar yer tutar şimdi?”

Soldiers Of Allah grubu ve 1924 parçası

Posted in Sinema - TV on Mart 15, 2007 by mmustafauzun

Bring back islam !
Bring back to state
Tekbir ” Allah-u Ekber ” !!!

İlk dinlediğim zamanı hatırlıyorum, muhteşemdi.

Üniversitenin ilk yılı, beyazıt meydanı kısmende olsa doluyor.

Kısık sesli tekbirler yerini sıkılmış yumruklara bırakmış benim için.

Havada sloganlar uçuşuyor.

Ve Yusuf İslam’ın yeni eserlerini eski eserlerine tercih edemeyen Mustafa  “Soldiers Of Allah” grubunun “24″ eserine takılmış kalmış. Aslında hiç sevmez bu tür müzikleri ama sözleri vuruyor. Muhteşem bir eser çünkü.

Anlamlı, güzel.

Sonra unuttum o eseri.

Bütün akranları gibi o da çekildi sahneden.

Ve şimdi yıllar sonra yeniden dinlemek nasip oldu.

They Can’t Stop Islam” ve “24″  mutlaka dinlenilmesi gereken eserler diye düşünüyorum.

“Soldiers Of Allah” yani “Allah’ın askerleri”  grubunu yeniden gündemimize almalıyız diye düşünüyorum.

Buradan üye olarak indirebilirsiniz:

http://www.ravda.net/include.php?path=content/download.php&contentid=418&

Bu arada birkaç defa denedim buraya eklemeyi ama olmadı. Bir web alanı bulabilirsem veya paylaşım sitesi önerilirse oraya ekleyebilirim, indirebilirsiniz. Veya mmustafauzun@gmail.com a atacağınız istek mailine de gönderebilirim.

Şu adreslerden bir klibini izleyebilirsiniz: http://www.youtube.com/watch?v=bCroKOJPSxU&mode=related&search=

http://www.youtube.com/watch?v=3moI15yRB5E

Bu adresten de sanırım direk dinleyebiliyorsunuz:
http://media.ravda.net/include.php?path=content/download.php&contentid=414&PHPKITSID=ff2729ce35eb304895fdbd81eb8e0b32

“24″  eser en meşhur eserleri. İslam tarihine esaslı bir bakış atan “Soldiers Of Allah” Hilafetin kaldırıldığı yıl olan 1924′ü eserlerine isim olarak seçmişler. Selahattin’i Eyyubi’den Abdulhamit Han’ın yahudilere verdiği cevaba, Mustafa Kemal’den Başörtüsü sorununa kadar Türkiye’yi yakından ilgilendiren konulara değinen grup uzun sessizliğin ardından yeniden güz yüzüne çıkabilir.

İlk hedefim bir klip yapmak arkadaşlara.

Bakalım, hayırlısı.

Vesselam

It wasn’t always like this
Let us look back in time
History reminds us
One army
One land

One central authority
Crushing the romans
persians put in fear
The Ummah like a Lion
No need to shed a tear

When the village was attacked by the kufar
The Khalife heard
The sister cry &
Prepared for war
Attacking the city

Destroying it
from existence
Lesson # 1
Don’t ever
Mess with Muslims

The Imam of the Ummah is a shield where he protects the Ummah and where the Ummah fights behind him
Where is this shield today to protect the Ummah?? What happen to this shield to honor and dignify the Ummah???
In 1917 Prime Minister of britain after entering Jerusalem stated “the crusade war has ended”
In the same year the french general, goro went to the grave of Salahudeen-Ayubi
Salahudeen-Ayubi, the one who 730 years prier crushed the crusades and liberated Palestine & Syria
he went to his grave in Damascus and kicked it and said wake up oh Salahudeen we hare here …
How did they do this
to you and me
We turn on the TV
and all we see
is a world full of casualties
a generation in agony
our Ummah is in misery
let us go back
to beginning of the century
and review our history

from one side
to the other side of the globe
the system of Islam
Ruled over the world
They went to the Muslims
for the all their solutions
from mathematics to biology
to the advancements in technology

the kafir women
use to imitate our women
they wanted the same respect
that the Muslims sisters were given while the enemies of Islam
were trying to twist the Quran
trying to write a Surah like Allah’s they all failed miserably
& many of them responded with Ashhadu -an la Ilaha Ilallah wa Ashhadu- anna Muhammadun rasullullah
Allah has challenged the humanity until the day of judgment to produce a Sura or an Aya like the Quran
And Allah assures that they will never be able to make an Aya like it
The kufar plan and work to destroy this Deen and Allah affirms that we too are planning
and if all the people of the world got together they still could not and will never be able to put even a scratch a side of a muster seeds on the throne of almighty Allah (SWT)

After failing on the battlefield
the kufar got together
and they decided to yield
they said we must change
the way the Muslims think
and sure enough

the Muslim Ummah
began to sink
In 1917 john belford
promised Palestine
to the jews 31 years later
his promise went through

brittan and france
split the Muslim lands
3 years later
Islam worst traitor
mustafa kamal
Brought the states fall

In 1920’s mustafah kammal with the help of the british becomes the hero
Hmm… well this so-called hero cancels the authority of the most powerful system suitable for human beings
The khilafah!!!…
he abandon all the rulings of Allah… he did not stop there….
He banded the Adan in Arabic, he denied Muslim sister from obeying Allah (SWT) by abandoning the Hijab
All Islamic calendars and holidays were canceled
Yes brothers and sisters…
he changes the Arabic alphabet to Latin
By doing so he made sure the next generation will be lost and have no connection to their Islamic roots
as they can not read or write all the Islamic culture that was recorded
This Islamic system sent by the Creator of alameen went from the application in life to be in museums for people to go and see in turkeyIn 1924
Our state was demolished
Hundred years of planning And their plans were accomplished
Kafirs broke our bond
Contaminated our knowledge
Better listen up
because you won’t learn this in college
Beginning of the end
and the divisions began
Step by step
they divided our lands
in 1921 saudi arabia & iran next year egypt &
In 32 iraq
In 1945
jordan indonesia
Lebonen & syria
Two years later
The division of India
the Muslims took a stand
and demanded
the ruling of Islam
so they gave them pakistan
but it was only an illusion a false resolution
far from the solution
far from the solution
In 1948 The Jews establish their
israeli state

In 1901 the kufar went to Sultan Abdull Hamid the II and offered to pay tremendous amount of money to the Islamic State for Palestine. Sultan Abdull Hamid the II replied:
I am not going to give one inch of Palestine to the jews as Palestine is not mine to give but it belongs to the Ummah and Ummah have shed blood to defend this land but if one day the Islamic State falls apart then you can have Palestine for free but as long as I am alive I would rather have my flesh be cut up then cut out Palestine from the Muslim land I will not allow any carving up while we are alive!!!!!

In 1960’s
somolia & nigaria
kuwait & algeria
In 1964 Came the PLO
yasar arafat
The us scarecrow
a great declined
In 1969
When the west was training Muslims scholars for hire
Jews were setting
Al-Aqsa mosque on fire!
Let us recall 1970
For those who don’t remember
That was the year
That we had black September
The king of jorden
& yaser arafat
Began their plot
Shot after shot
Muslim blood spilled
As innocent Muslims were killed
Communism attacked
but Muslims fought back

The sincere Mujahideen of Afghanistan fought and pushed back the Russians
and then They started to fight among themselves
Khomaine became in power with the promise of ruling and raising the Ummah to a level of dignity
But his promise never went through soon after iran and iraq went to war
And millions of innocent Muslims died for 10 years Muslims killing Muslims
Over what!!!??? What else…!!! the agenda of the west!!! …at the end there were no resolution
Today iran is very much open to democracy and reformation
and the Muslims in iraq continue to suffer….
SubhanAllah!…. where is the Amir of the Ummah??!!!!…..

Another decade gone
But we still don’t have Islam
Take a look at the gulf
And the killings of sadam
Over million Muslims died
But no one answered their cries
In the 1990’s
The Muslim genocide
Bosnia
Kosovo
Chechenya
Dagistan
Bring back Islam!
Bring back Islam!
Bring back Islam!
Bring back Islam!

It’s year 2000
And nothing has changed
Past generation has aged
Let us write the next page
It’s time for us to change
It’s up to you & me
Either we make history
or we become history…

Selamun Aleykum Pasaportu İle Ülkeler Aşmak

Posted in Gezi Yazı on Mart 14, 2007 by mmustafauzun

12.jpgKara kıta Afrika’dayız. Asırlardır uyutulan, sömürülen ve yağmalanan kıta’da…

Tarihi, zenginlikleri ve özellikle zihinleri sömürülmüş kara kıta’nın en ucunda kardeşlerimizle bayramlaşıyor, kurbanlaşıyor ve yakınlaşıyoruz.

En yakın komşumuza bayramlaşmaya gider gibi çıktık yola. Şimdi fark ediyorum ki farklı hemen hiçbir şey yapmadık. Normal bir yolculuk bu. Sadece mesafeyi metrelerle değil binlerce kilometre olarak hesaplıyorsunuz, o kadar. Yoksa karşı komşuya bayramlaşmak için gitmekle Mozambik’e, Güney Afrika Cumhuriyeti’ne bayramlaşmaya gitmek arasında hiçbir fark yok. Komşunun çocuklarına vermek için cebimizde şeker ve balon taşırken şimdi onları bavullarda taşıyorduk. Tek fark bu.

Bir aya yakın süren çalışmamız ülke ülke, bölge bölge hatta köy köy tüm Güney Afrika’yı kapsıyor. Kardeşlerimizle bizi buluşturan, Cansuyu’nu arada köprü kılan, kalplerimizi birleştiren, tebessümlerimizi güçlendiren, Anadolu’nun selamını Afrika’ya ilettiren ve Selamun Aleykum pasaportu ile yüreklerimizi birbirine kavuşturan Rabbimize şükürler olsun.

Bizi oraya, orayı bize bağlayan bu bağa sonsuz şükürler olsun.

untitled5.jpg WHITES ONLY, SADECE BEYAZLARA

Bahreyn’den aktarmalı uçağımız Johannesburg havaalanına inerken İsrail bayraklı uçaklar çarpıyor gözüme. 1994 devrimine kadar şehrin en güzel yerlerinde “WHITES ONLY” yani “SADECE BEYAZLARA” yazısının asıldığı Güney Afrika Cumhuriyeti’nin 3 başkentinden biri olan Johannesburg’da sıcak bir karşılama kadar sıcak bir hava’da karşılıyor bizi. Soğuk bir İstanbul gününü arkamızda bıraktığımız için kırk derecelik bu sıcaklık şaşırtıyor bizi. Yaz aylarının en sıcak günlerini yaşıyor Güney Afrika ve bizim yukarı bölgelere doğru hareket etmemiz için birkaç gün süremiz var.

Johannesburg’un Birleşmiş Milletler Teşkilatının yaptırdığı araştırmalara göre dünyanın en yeşil kenti olduğunu söylüyorlar bize. Şehrin ortasında kilometrelerce gittiğimiz halde bina göremiyoruz. Ağaçlar binalara göre değil binalar ağaçlara göre tasarlanmış. Hiçbir ağacı kesme izni yok.

Ama sokaklar kelimenin tam anlamı ile ıssız. Town denilen yer şehrin merkezi sayılabilir. Beyazların iktidarında burası her akşam köpüklü sularla yıkanırmış. Şimdi ise bomboş ve kirli sokaklarda geziyoruz. Buna rağmen Johannesburg şehri Afrika’nın ticari merkezi. Tüm Afrika ticaretinin %9’u burada yapılıyor.

GÖZETLEME KULELERİNDEN AVLANAN ZENCİLER

Bir dönem şehir merkezlerine girmeleri yasak olan siyahlar gözetleme kulelerinden avlanmışlar. Kurban Bayramı öncesinde zulmün müzesi olan Apartheid (ırkçılık) Müzesi’ni geziyoruz. Müzenin girişi bile sembolik olarak iki girişli; siyah ve beyaz. Siyahlar 10 yıl öncesine kadar beyazlardan gördükleri zulümleri burada sergiliyorlar. Giriyor ve ibretle izliyoruz. Gerçi hala bir ayrım söz konusu. Televizyonları, kiliseleri bile ayrı siyah ve beyazların. Bir taraf Kanal 1’i izlerken Kanal 2 diğer tarafa yönelik yayın yapıyor. Beyazlar kriket oynuyor, siyahlar futbol.

Beyaz Avrupalılar siyahların okullarından Tarih, Edebiyat ve Matematik gibi dersleri tamamen kaldırmış ve temizlik, hizmet gibi dersler koymuşlar. Onları her açıdan köleliğe yönlendirmişler. Hatta söylenenlere göre son beyaz başkan; “Sizler Tanrı tarafından bizlere hizmet etmek için yaratıldınız” şeklinde açıklamalarda yapmış. Siyahların gözlerinde ki nefreti hala görebiliyoruz. Karşılaştığımız kimi siyahlar bize de nefret dolu bakışlarla bakıyor ve kızgın tavırlarla tepkilerini ortaya koyuyorlar.

Beyaz Avrupalılar bu zulme 1994 yılına kadar durumu devam etseler de 94’de kansız bir devrimle kenara çekilmişler. Buna rağmen bugün yine zenginlik kaynaklarının ve madenlerin hâkimi onlar. Şehir dışlarında devasa villalarda yaşıyorlar. Zenciler ise yüzyılların verdiği bitmişlik ve uyuşturulmuşluk nedeni ile hiçbir iş yapamıyor, çalışmıyor, beceremiyorlar. Şehir merkezleri virane olmuş. Yeni hiçbir şey yapılmamış ve güvenlik sorunu had safhada.

Soveto sembol burada. Bizde gidip, geziyoruz. Tenekelerin içinde yaşıyor insanlar. Devrim de buralardan doğmuş zaten. Soveto’ları olan ama devrimi olmayan bir halk olamaz diye düşünüyorum. Buralardan bir devrimin doğmaması imkânsız. Soveto’da doğan bir genç şehrin diğer taraflarını görüp sonra da normal bir hayat süremez.

Burada başka bir şeyi daha fark ediyorum. Anlatılanlara göre o zulüm dönemlerinde Yahudi asıllı kişiler yine ön plandaymışlar. Her taşın altından bunların çıktığını söylüyorlar. Bölge Müslümanların kurduğu sivil toplum örgütleri ile görüşüyoruz ve bize, Sultan Abdulhamit Han’a Filistin için önerilen altınların buradan gönderileceğini, bunun ayarlandığını ama Abdulhamit Han’dan ret cevabını alınca bu defa 1. Dünya savaşında Osmanlı’ya karşı bizzat savaşmak üzere birçok Yahudi asıllı savaşçının İngilizlerle beraber Çanakkale’ye geldiğini söylüyorlar. Bu arada Tonny Leon adında Yahudi asıllı bir Güney Afrika Cumhuriyeti vatandaşının giderek güçlendiğini ve bir süre sonra iktidarı ele alabileceği de söyleniyor.

hamidiye-camii-johannesburg-ic-mekan.jpgMüslümanlarda iyi durumdalar. Bölgenin İslamla tanışması oldukça eski olsa da asıl yoğunluğu Avrupalılar tarafından Hindistan ve Malay adalarından getirilen Müslümanlar oluşturuyor. Madenlerde çalıştırılmak üzere büyük kitleler beyaz zalimler tarafından buralara taşınmış. Yurtlarından kopartılan Müslümanlar kimliklerini kaybetmemişler. Siyahlarla beraber yıllarca ezilmişler ama 1994 yılında ki devrimden sonra beyazlar şehir dışlarına çekilip, siyahlar sokakların hâkimi olurken Müslümanlar rahatlamış, ticaretle uğraşmaya başlamış ve ufukları açılmış.

Yani bu süreçte aradan sıyrılanlar Hindistan asıllı Müslümanlar olmuş. Kısa sürede konumlarını güçlendirmiş ve zenginleşmişler. Eğitim seviyeleri yükseliyor, sivil toplum örgütleri güçleniyor ve etkinlikleri giderek artıyor. Güney Afrika bölgesinin en altında yer alan Güney Afrika Cumhuriyetinde Müslümanların durumları gerçekten bu açıdan iyi.

Müslümanların dergileri, gazeteleri ve televizyonları var. Dünya üzerinde ki gelişmelere kayıtsız kalmıyorlar. Cami çıkışlarında dağıtılan el ilanlarından veya kimi evlerin balkonlarından sarkan afişlerden Kudüs ve Filistin meselesine olan ilgilerini fark edebiliyoruz. Irak, Çeçenistan ve Afganistan bu ülkede ki Müslümanlarında yüreklerini de yakıyor. Bunu özellikle belirtiyorum çünkü biraz daha yukarılara çıkınca köyünden başka bir yere çıkmamış ve mesela Türkiye adını bir defa bile duymamış Müslümanlarla karşılaşmak gayet doğal. Güney Afrika Cumhuriyetinde ise Türkiye ve özellikle Osmanlı seviliyor, sayılıyor.

İSTANBUL KADAR GÜZEL BİR ŞEHİR; CAPE TOWN

Güney Afrika Cumhuriyetine gelip Ebubekir Efendinin kabri başında bir fatiha okumadan gitmek olmaz diyoruz ve Türkiye’yi baştan sona geçecek kadar mesafeyi kat ederek Cape Town şehrine gidiyoruz. Cape Town, İstanbul kadar güzel bir şehir. Gerçekten harikulade bir şehir burası. Afrika’nın en uç noktası olan Ümit Burnu burada. Ümit Burnu Avrupalılar için psikolojik bir sınır. Dar ve verimsiz Avrupa topraklarına hapsolmuş Avrupalılar için buralara gelmiş ve bu sınırları geçmiş olmak oldukça önemli. İki okyanusun birleştiği yere gidiyoruz. Kutuplara en yakın yerde, Afrika’nın ucundayız.

Eyaletin %50’si Müslüman. Eyalet Başbakanı da Müslüman. En az suç oranı bu eyalete ait.

Şehrin dört bir tepesinde evliyalar yatıyor. Cape Town’lular, şehirlerinin bu evliyalar tarafından korunduğunu düşünüyormuş. Ebubekir Efendinin kabri de bir tepeden Cape Town şehrini seyrediyor zaten. Kabre ulaşıyor ve Anadolu’nun selamı ile birer Fatiha okuyoruz Ebubekir Efendi’nin kabrinin başında.

Ebubekir Efendinin bölgede kurduğu ilk mescidi ve şimdi müze olan evini ziyaret ediyoruz. Osmanlı tarafından bölgeye gönderilen Ebubekir Efendi tekrar yurduna dönmemiş, burada medreseler açmış, yerleşmiş. Osmanlı’nın eriştiği yerlere bizim hayallerimiz bile erişmiyor. Öyle ki bölgede açılan 6 medresede okuyan öğrencilerin karne notlarının birer kopyası da Osmanlı arşivlerinde mevcutmuş. Oğulları da Ebubekir Efendinin izinden gitmişler. Bir oğlu Osmanlı elçisi olarak gittiği Singapur’da İngilizler tarafından katledilmiş.

Şimdi geniş bir aile EFENDİ Ailesi. Soyadları da EFENDİ. Ebubekir EFENDİ’nin torunlarından Kemal Efendi’nin misafiri oluyoruz. Çekim yapıyor, sorular yöneltiyorum. Başbakan Erdoğan’a kırgın Kemal Efendi. Güney Afrika’ya gelen ve burada Kemal Efendi ile de görüşen Başbakan, söz verdiği halde ilgilenmemiş Ebubekir Efendinin mirası ile. Halbuki istenilse çok iyi çalışmalar, hizmetler yapılabilir ve bir merkez açılabilir burada diyor Kemal EFENDİ. Ebubekir EFENDİ’nin adı yeterlidir birçok kapıyı açmak için diyor. Bölge Müslümanları arasında da etkin bir yere sahip Ebubekir Efendi’nin mirası. Çünkü Ebubekir Efendi ilk geldiğinde de bölge Müslümanlarının arasında ki ihtilafları çözmüş ve birliği sağlamış.

Efendi ailesinin ise Türkiye’den tek isteği var; vatandaşlık. Çocuklarını Türkiye’ye göndermek ve burada okutmak istiyor Kemal EFENDİ. Hoş bir sohbet sonrasında Türk halılarının üstünde namazlarımızı eda ediyoruz ve Kemal EFENDİ dedesi Ebubekir EFENDİ gibi medreseler açma planından bahsediyor. Dedesinin misyonunu üstlenme çabasına seviniyor, mutlu ayrılıyoruz yanından.

CANSUYU, İGMG ve İHH EKİPLERİ OMUZ OMUZA

Güney Afrika Cumhuriyetinde ki Müslümanların iyi durumları nedeni ile kurbanlarımızı burada kesmiyoruz. Burası merkez üssümüz aslında.

Afrika’nın yukarılarına doğru çıkmadan önce İGMG ve İHH’dan arkadaşlarla son gece buluşuyoruz yurtta. İGMG, kalabalık bir ekip ve çok sayıda kurban vekaleti ile gelmiş. İslam Toplumu Milli Görüş Teşkilatı bölgede 22 yıldır varlığını gösteriyormuş. Bölge insanları da onları çok iyi biliyor. İHH, Türkiye’den gelen arkadaşlardan ziyade bölgede ki arkadaşlarla bu güzel çalışmayı yapıyor.

Cansuyu Derneği ise Johannesburg’da merkezi büro açmayı planlıyor ilerisi için. Çünkü Johannesburg önemli. Özgür bir ortamı var ve alt Afrika’da yapılacak çalışmalar için en uygun yer burası. Hatta dünya üzerinde ki birçok İslami cemaat buraya yerleşiyor. Türkiye’den de bölgeye yerleşmek isteyenlerin olduğu söyleniyor. Mesela Fethullah GÜLEN Hocaefendinin buraya göç edeceği ve hazırlıkların devam ettiğini öğreniyoruz.

Müslümanların bu ülkede zenginleşmeye başlamasının güzel etkilerini her yerde görmek mümkün. Orada kaldığımız süre içerisinde hemen yakınlarda ki Cuma Mescidine devam etmeye çalıştık. Cuma Mescidi büyük, güzel ve temiz bir cami. Çevre düzenlemesi gayet hoş. Otoparkından medresesine tam bir külliye. Tertemiz. Abdesthanelerinde herkese özel havlu ve terlik var. Bunlar tek kullanım sonrasında yıkanmaya gidiyor.

Namaz sonrası bir müslüman ayağa kalkıp Somali merkezli bir konuşma yapıyor. Somali’de savaş başlamış ve mü’minler yardıma davet ediliyorlar.

Camilerin her taraf güllerle süslenmiş ve cemaatle dolu. Cidden dolular. Normal bir vakit namazında 20 saf olur mu? Cuma Mescidi, Hamidiye Mescidi… Hep dolu camiler. Cemaatle namaz’a çok önem veriyorlar. Camilerin itikaf için özel bölümleri var ve itikaf burada çok yaygın.

Sultan Abdulhamit tarafından yaptırılan Hamidiye Camiinin çıkışında yaşlı bir amcamızla tanışıyoruz. Amcamız Irak’tan girip Bush’tan çıkıyor ve ağlamaklı olduğu konuşmasının sonunu “Zafer bizim olacak inşallah” diyerek bitiriyor. İnşallah diyoruz ve Türkiye’den bize emanet olarak verilen kurbanları kardeşlerimize ulaştırmak için yola çıkıyoruz bir sabah erkenden.

Bölgede 20 yılı aşkın bir zamandır kurban kesen İGMG ekipleri gayet tecrübeliler. Beraber araçlar kiralıyoruz. Anadolu’dan, Avusturya’dan, Almanya’dan ve Belçika’dan kopan bir grup Müslüman, Afrika yollarına kardeşleşmek için yola düşüyor. Bu ne güzel tablo.

Bayram sabahı çocukları ile kucaklaşamayacak olan bu ağabeylerimizle beraber teybimizde Anadolu Türküleri, düşüyoruz yollara. Arada araç değiştiriyorum. Gerçekten mutluyuz. Yürekler kıpır kıpır, bunu fark ediyorum.

Kiraladığımız araçlar çok iyi ve Mozambik’in Başkenti Maputo’ya o günün akşamında sorunsuz bir şekilde ulaşıyoruz. Güney Afrika Cumhuriyeti Mozambik’in Maputo şehrine kadar olan yolları kendisi yapmış. Çünkü Güney Afrika, Afrika’nın ağabeyliğini üstleniyor. Afrika, Güney Afrika Cumhuriyeti’nin yörüngesine giriyor. Bu gerçekten önemli. Araplar Afrika’nın öderliğini kaybediyorlar. Nasır’la, Kaddafi ile Afrika’nın önderliğine soyunan Araplar bunu Güney Afrika ve Nijerya’ya kaptırıyorlar.

Arada yollarda durup, yeşil Afrika ovalarında yemek yiyor, namaz kılıyor sonra devam ediyoruz. Sınırda zorluk çıkartmıyorlar. Az bir bekleme ile vizelerimizi alıyor ve geçiyoruz.

CAMİSİ OLAN KÖY, MİSYONERLERİN GİREMEYECEĞİ KÖYDÜR

Maputo’da Müslüman Toplum Derneği’nden Yusuf RAWAT karşılıyor bizi. Müslüman Toplum Derneği’nin ülkede önemli çalışmaları var. Merkezlerinde fırsattan istifade ederek kütüphanelerini karıştırıyorum. En azından haritaya hakimler. Bunu önemsiyorum. İslam Coğrafyasını ve Türkiye’yi biliyorlar. Okulları var ve okul çalışmaları var. Ama her şeye rağmen dışardan desteğe muhtaçlar, Anadolu’ya çok iş düşüyor.

Bir köyde cami yapmak çok şey demek burada. Camisi olan köy misyonerlerin giremeyeceği köy demek oluyor. O yüzden Müslüman Toplum Derneği’ne camilere ağırlık veriyor. Pemba’da tüm camiler bunlara bağlı ve iyi çalışıyorlar. Broşürlerine, kitaplarına bakıyorum. Kitaplardan ve broşürlerden almak istiyorum ama hepsi Portekizce konuşuyorlar. Sonra tebessüm dili ile anlaşıyor, derdimi anlatıyor ve birer örnek alıyorum.

Ertesi sabah erkenden Maputo havaalanına gidiyoruz. Uzun ve tuhaf bir yolculuk sonrasında Mozambik’in Tanzanya sınırlarına yakın olan sınır eyaleti Pemba’ya iniyoruz. Uçak dolmuş gibi… İniyor, yolcu alıyor, 10 dakika bekliyor ve sonra yoluna devam ediyor. Yine Türkiye’nin bir ucundan diğer bir ucuna geçecek kadar mesafeyi alıyoruz.

MUSA BİR BEKİ’NİN ÜLKESİ MOZAMBİK

Mozambik ülkesinin adı Musa bin Beki’den geliyor. Hatta ülkenin ilk ismi Musa Beg.. İslamla çok erken tarihlerde tanışıyorlar ama burada ki Müslümanların durumu Güney Afrika Cumhuriyetinin aksine çok zor.

Önceleri nüfusun % 60’ı Müslüman iken şimdi bu rakam %20’lere kadar düşmüş. Müslümanlar aslında rakamın %40 olduğunu fakat devletin az gösterdiğini iddia ediyorlar. Yine de bu durum bile içler acısı hali ortaya koyuyor. Misyonerlerin, komünistlerin çalışmaları ve Müslümanların bölgeyi sahipsiz bırakmalarının sonucu ağır olmuş.

Müslümanlar gerçekten dışarıdan yardıma muhtaçlar. Eğitim yok, su yok, okul, kitap, Kur’an hiç yok. Onlarca köy geziyoruz içimiz kan ağlayarak. Sokaklar insan dolu. Gece gündüz yürüyorlar. Gün ışığı ile uyanıyor Afrika. Çırılçıplak insanlar görüyoruz yol kenarlarında. Normal değil biliyoruz. Mahzun bakışları ile Afrikalı çocuklar gözlerimize bakıyorlar. Ama yokluğu ve açlığı hissettiklerini sanmıyorum. Kendi değer yargılarımızla onları ölçemeyiz. Yokluğu hissetmek için önce “var”ı bilmek gerek. Bunu biliyorum.

Avrupalı zannediyorlar bizi. Gerçi bizi onlardan ayıran bir özelliğe de sahip değiliz maalesef. Onlar gibi giyiniyoruz ve rengimiz onlarla aynı. Tropikal iklimi, yemyeşil bitki örtüsü ve kıtaya özgü hayvan çeşitleri nedeni ile Avrupalıların turizm ihtiyacına cevap veriyor bu topraklar. Avrupalılar her yerde. Misyonerler en ücra köşelerde bile çalışıyorlar. Onlara benzemekten utanıyoruz. Bizi onlardan görünürde ayırt eden hiçbir şeye sahip değiliz.

Pemba eyaletine bağlı 43 köy var ve biz hepsinde kurban kesiyoruz. Anadolu’dan bize emanet edilen kurbanlar sahiplerine ulaşıyor. Diğer ekip arkadaşlarımızda Zimbabve ve Mali’de kurbanları kesiyorlar. Sürekli irtibat halindeyiz.

KUR’ANSIZ CAMİ, KALEMSİZ OKUL

Bir cami düşünün; tek odalı, çamurdan. Tek hasırı var o da sadece imam için. Birkaç sahife Kur’an-ı Kerim yaprağı var ve orası aynı zamanda okul. Çocuklar kitapsız, deftersiz ve kalemsiz eğitim görüyorlar. Böyle bir şey olabilir mi sahi? Oluyor. İçler acısı durum demek bile tabloyu net olarak göstermiyor maalesef. Gördüğümüz en iyi cami, okul veya ev bizim en kötü gecekondumuzdan çok daha kötü durumda.

Köyler arasında hiç durmadan geziyoruz. Kimi köylerde mecburen gecenin karanlığında kesim yapıyoruz, yoksa yetişmeyecek. Elektrik yok, arabanın farlarını çevirip kesim yapıyoruz ve başka bir köye hareket ediyoruz.

Gittiğimiz bir köyde güzel bir sürprizle karşılaşıyoruz. Köylüler köyün meydanında toplanmışlar. Karanlıkta ve koca bir Afrika sessizliğinde Allah’ın isimlerini haykırıyorlar hep beraber. Yıllar olmuş bir zikre katılmayalı. Küçücük çocuklar görüyorum saflar arasında. Bu anların çocuklar için ne ifade ettiğini biliyorum. Osman Abi dayanamıyor, giriyor saflar arasına.

İstanbul’un keşmekeşinden ve kalabalığından uzakta, bir Afrika köyünde, sıcacık insanlarla, kara bir gece de o özel anlara eşlik ediyoruz. Kara tenli kardeşlerimiz ALLAH diyerek dönüyorlar. Dönüyor ortada hu diyerek köyün imamı, dönüyor dünya. Aynı dili konuşuyoruz gecenin koyu karanlığında yüzlerini seçme imkanımın asla olmadığı o siyah derili kardeşlerimizle.

EVRENSEL PAROLAMIZ; SELAMUN ALEYKUM

Balon ve şeker dağıtıyorum çocuklara. Toplanıyorlar etrafıma, sarılıyorum birine. Oda içten sarılıyor bana. Çocuk küçük ama yüreği benden büyük. Anlayacağını düşündüğüm o tek cümleyi söylüyorum. Evrensel parolamızı; Selamun Aleykum… Bir eli ile bana sarılan ve diğer eli ile de verdiğim balonu tutan ufaklığın dişlerinin beyazlığını görüyorum. Gülüyor ve Aleykum Selam diyor.

Sinekler her tarafımızda. Işığı gören tüm sinekler toplanıyorlar çevremize. Çocuk rahatsız olmuyor ama biz dayanamıyoruz. Elimi sallıyorum ve onlarca sinek çarpıyor. İndiriyorum çocuğu kucağımdan. Bu anlar güzel anlar. Muhakkak onlar içinde güzel. Yüzlerini hiç görmedikleri, ülkelerini hiç bilmedikleri beyaz kardeşleri gecenin bir vakti köylerine geliyor. Diğer beyazlar kendilerine üstten bakarken bunlar sarılıyor, beraber gülüyor, beraber ağlıyorlar. Bunlar Anadolu’dan selam getiriyorlar. Bunlar kurbanlaşıyor, bayramlaşıyorlar. Bu beyaz adamlar kendileri ile aynı dili konuşuyorlar, aynı şekilde ibadet yapıyor ve o kutlu sözde anlaşabiliyorlar; Es-Selamun Aleykum.

O masum yürekler için büyük bir olay bu. Gecenin o koyu karanlığında tertemiz bir samimiyet denizinde yüzüyoruz. Riya yok, hased yok, karmaşa yok. Bizi onlara, onları bize bağlayan bir bağ var ve bütün mesele bu kadar. Anadolu’dan binlerce kilometre ötede ki kardeşlerimize tüm Anadolu’nun selamını iletiyoruz.

Sabah erkenden tüm şehir uyurken çıktığımız PEMBA’ya gecenin bir vakti dönüyoruz. İki gündür yollardayız ve hep geç vakitte dönüyoruz. Her yer kapalı. Zaten koca şehirde 2 tane lokanta var ve şimdi onlarda kapalı. Bize eşlik eden gencin normal bir teklifmiş gibi yaptığı barda bir şeyler atıştırma teklifini reddediyoruz ve sadece elektriklerin olduğu otelimize dönüyoruz. Gayet iptidai şartlarda, su şişelerinden yaptığımız kaşıklarla küçük bir konserve kutusuna 3 kişi dalıyoruz. Hissediyoruz o esnada binlerce kardeşimizin aç yattığını. İstanbul’da fark edemediğimiz gerçekler burada yüzümüze çarpıyor.

HİÇ KURBAN KESİLMEYEN KÖYLERE CANSUYU OLDUK

Burada cami demek hayatın merkezi demek. Yıkık, dökük, virane’de olsalar camiler köylerin en güzel binası.. Tüm kurbanlarımızı camilerde kesiyoruz. Hayatları boyunca hiç kurban ibadetinin ifa edilmediği köylere gidiyoruz. İnsanlar kurban ibadetinden haberdarlar ama hiç kesmemişler. 20 kişi bir kurbanı kesip soyamıyor. Hatta bir ara kurbanları kestiğimiz camiinin önünden, soymaya götürdükleri yere doğru geçiyorum. Köylüler hayatlarında hiç kurban kesmemişler, bilmiyorlar. Çünkü kurban boğazından asılmış.

Ellerimize sarılıyor köyün imamı. Kestiğimiz birkaç kurban için değil bu saygı. O köyde kestiğimiz 10 kurban tüm köye dağıtılacak ve en fazla birkaç gün idare edecek.. Ama bizim orada olmamız, oralara kadar gitmemiz güç veriyor onlara.

“Yine gelecek misiniz?” diyor imam. Geleceğiz diyoruz, geleceğiz. Gelelim yeniden buraya. Yaptıralım bu köyün virane camisini. Birkaç Kur’an-ı Kerim, bir su kuyusu, bir odalı okul, birkaç öğrenciye burs ve al sana tahmin bile edemeyeceğin kadar hizmet.

Bir cami demek o köyü ve çevre köylerini misyonerlerden kurtarmak demek. Bir su kuyusu demek o köyü ve çevre köyleri susuzluktan kurtarmak demek. Tek odalı bir okul tüm bölgeyi eğitmek demek. Ve burslu birkaç öğrenci demek geleceğin milletvekili, bakanı ve devlet başkanı demektir.

Her duada yer almak istemez misiniz? 500 dolara bir cami, bir okul yaptırmak istemez misiniz?

Tek odalı o köy camilerinden birine giriyorum.1980’den kalma bir takvim gözüme çarpıyor. Arap Müslümanlar getirmişler ve hala orada duruyor. Çünkü üzerinde bir ALLAH lafzı var ve bu onlar için yeterli.

Türkler bu ülkede okul açmışlar. Bölge milletvekili ile görüşüyoruz. Fiyatların aşırı yüksekliğinden bahsediyor. Birkaç dolar bulamayan aileler yüzlerce doları bir çocuklarına nasıl versinler. Müslümanlar çocuklarını okutmak istiyorlar ama okutamıyorlar. Okulda sadece 3 tane Müslüman öğrenci var. Keşke diyorlar bize de uygun olsa da bizde okutsak çocuklarımızı. Müslümanlar yine mahzun ve yine garip.

SABRIN VE SESSİZLİĞİN KITASI AFRİKA

Sabır ve sessizlik hakim Afrika’da.

Yağmalanmış koca kıta’da Müslümanlar bize muhtaçlar. Sağa sola savrulan o küçük meblağlar burada akıl almaz derecede kıymetli. Babasından aldığı harçlıkla günü kurtaran öğrenci kardeşim o harçlığı ile koca bir ailenin kurtarılacağını bilse ne yapar acaba? Afrika’da esaslı işler yapmak şart.

Düşünüyorum da, zengin işadamlarımız, hayırseverlerimiz burada bir bölgeyi ele alsalar, yatırım yapsalar, okul yapsalar, Okul yapın, mescid açsalar, burs verseler, Kur’an-ı Kerim dağıtsalar, kurban kesseler ve yardım dağıtsalar neler olur? Çok büyük meblağlardan bahsetmiyorum; birkaç bin dolar yeterli. Bir süre sonra o bölgenin her açıdan kalkındığını, İslamiyet’in inanılmaz bir hızla geliştiğini göreceğiz hep birlikte. O nurun köyden köye, evden eve ve kalpten kalbe nasıl çoğaldığını görüp şaşıracaksınız.

Mozambik’te işgalcilere ilk kurşunun sıkıldığı ve ilk ayaklanmanın başladığı köye gidiyoruz. Köy Müslüman ama zor durumda. Misyonerler müthiş imkanlarına ve çalışmalarına rağmen yeterince verim alamıyorlar. Yıllarca uğraşıp hristiyan yaptıkları bir köy bizim 10 kurban kesmemizle Müslüman olabiliyor. Çünkü onlar Afrikalı’larla omuz omuza aynı safta durmuyorlar. Kiliseleri bile ayrı. Aynı kaptan yemek yemiyor, aynı kuyudan su içemiyorlar. Yüzyıllardır sömürmüşler, yağmalamışlar ve katletmişler. O yüzden bizim orada olmamız, Anadolu’dan selam götürmemiz çok önemli.

Bir selamınız, bir kurbanınız çok önemli. Kardeş öğrenci veya “ Afrikalı Çocuğum” gibi kampanyalar yapılabilir. Öz çocuklarınızın yanı sıra Afrika’lı bir çocuğa da sahip çıkabilirsiniz. Bir çocuğumda Afrika’da diyebilirsiniz. Veya çocuklarınıza; “bir kardeşinde uzaklarda, harçlıklarından biriktir, gönderelim” diyebilirsiniz. Çok küçük meblağlarla büyük işler yapabilirsiniz.

Bir köye gidiyoruz, çocuklar sarıyor etrafımızı. Ürküyor kimi. Şeker vermek için bir ufak kıza doğru yürüyorum, inanılmaz bir korku ile kaçıyor benden. Onca çaba ile gidebiliyorum yanına. Kucağıma alıp seviyorum.

Çocuk her yerde çocuk. Hepsi masum, hepsi tertemiz. Başka bir çocukla beraber abdest alıyoruz yağmur suları ile. Enes, bir teneke ile abdest alıyor. Elinden alıp ben döküyorum suyunu. O çocuk yüreğinde ne fırtınalar esiyor fark ediyorum. Sonra beraber safa duruyoruz. Daha bir yakın duruyor şimdi.

Ve bu defa bende hissediyorum saf olmanın gerçek anlamını.

KARDEŞLER OMUZ OMUZA OLMALI

Bizi Mozambik’in başkenti Maputo’ya götürecek uçak kalkana kadar kurban kesiyoruz. Burada kaldığımız 3 gün içerisinde sadece köyler arasında 1500 kilometre yapmışız. Yapılacak camilerin, okulların notlarını alıyoruz. Bir dahaki gelişimizde açılışını yapmayı düşündüğümüz su kuyuları ve medreseler var.

Ziyaret ettiğimiz bir medresenin hali içler acısıydı. Kapısız ve penceresiz tek odalı bir bina. Ve içinde kalabalık bir öğrenci grubu. En basit ders malzemesinden bile mahrum olan bu öğrenciler elbette yardıma muhtaç ve biz büyük vebal altındayız. Gözlerinde ışık var. İmkan olsa koca kıtanın altını üstüne getirecek bunlar. Şehrin en iyi okulu buysa diğerleri nasıldır acaba diyoruz.

Okulun bahçesinde yine kurban kesiyoruz ve ben öğrencilerin arasına dalıyorum. Ufacık çocuklar var. 2 tanesi Kur’an-ı Kerim okuyor. Çıkartıyor üzerimde kalan 2 kalemi veriyorum. Elden ele dolaşıyor kalemler. Onlar için çok büyük bir şey bu. İnsan o şartlar altında verdiğin şeye saldıracaklar, ortalık karışacak diye düşünüyor ama olmuyor. Buna özellikle seviniyorum. Onurlular. Alçalmıyorlar. Tebessümle bakıyorlar ama ben rahatsız oluyorum ortada elimde kamera ile durmaktan. Biz kardeşiz ve omuz omuza durmamız gerekli, sıkılıyorum.

Sonra Maputo’ya dönüyoruz. Müslüman Toplum Derneği’nin genel merkezinde bir toplantı yapıyoruz. Anadolu’nun ve özellikle Milli Görüş Lideri sevgili hocamızın selamını iletiyoruz onlara. Gözleri ışıldıyor Yusuf RAWAT’ın. Gözleri ışıldıyor Mozambikli kardeşlerimizin. Sevgi ile alıyorlar selamı ve onlarda selamlarını iletiyorlar tüm Anadolu’ya. Teşekkür ediyorlar tüm uzak/yakın kardeşlerine.

Gecenin bir vakti Güney Afrika’ya dönmek için yeniden yola çıkıyoruz. Qlimani’de ve Maputo’da çok sayıda kurban kesen İGMG ekipleri de görevlerini ifa etmişler ve bizi bekliyorlar. Mozambik sınırında küçük bir soygun tehlikesi atlatıyoruz ama artık bu tür olayları sorun olarak bile kabul etmiyoruz.

Sabah saatlerinde döndüğümüz Johannesburg’dan öğle üzeri yeniden ayrılıyor ve ülkenin diğer bir ucuna geçiyoruz. Bu sırada diğer ekiplerimizde dönüyor ve hep beraber bir durum değerlendirmesi yapıyoruz. Herkes mutlu ama aynı zamanda hüzünlü…

Kardeşlerimizle bayramlaşmanın mutluluğu var üzerimizde…

Ama aynı zamanda gördüğümüz ve yaşadığımız onca acı tablolar, sömürülmüş tpraklar ve zihinler hüzne sürüklüyordu bizi.

Dünyanın en bereketli topraklarında insanlar açlıktan ölüyorlar.

Dünyanın en zengin madenlerinin olduğu topraklarda insanlar alabildiğine fakirler.

Dünyanın en güzel topraklarında insanlar sömürünün, emperyalizmin ve beyaz Avrupalıların insafsızlığı altında eziliyorlar.

Dünyanın en ucunda insanlar uyutuluyorlar.

Ve uyutulan binlerce kişiyi uyandırmak için uyanık olan bir kişi yeterlidir diyorsanız CANSUYU’nu, İHH’yı, İGMG’yi, DENİZ FENERİ’ni ve KİMSE YOK MU DERNEĞİ’ni desteklemelisiniz.

Vesselam

En onurlu sancağımız ve düşman elindeki tek sancağımız nerdedir dersiniz?

Posted in Hüzün on Mart 13, 2007 by mmustafauzun

Vatanından binlerce kilometre uzakta bir sancak…57-alay-sancagi.jpg

En onurlu sancak o…

Düşman eline düşen tek sancak o…

Ümmetin yiğit delikanlılarının birbiri ardına toprağa düştüğü yerdeyiz.

Kudüs’ten, Bağdat’tan, Saraybosna’dan, İstanbul’dan ve Diyar-ı Bekir’den kopup gelen yüreklerin o yüce sevda uğruna can verdikleri Çanakkale’deyiz…

Düşman amansızca saldırmaktadır ve gencecik fidanlar birbiri ardına düşmektedir toprağa…

Osmanlı Ordusunun 57. alayı bu savaşın en kanlı bölgesindedir.

Asla geri adım atmamakta ve Çanakkale savaşlarının genel kumandanı Esat Paşa’nın emirleri doğrultusunda canla başla siperlerini korumaktadır.

Canla başla ifadesinin en anlamlı olduğu mekandır orası.

Canlar gitmekte, başlar uçmakta.

Öyle ki Genelkurmay kayıtlarına göre sadece 50.000 Şehit ismen ve cismen kayıtlandırılabilmiştir. Çünkü bir bombardıman sonrasında koca dağlar bölüklerin üstünü kapatmakta ve asla sayım imkanı olmamaktadır.

Ve 57. alay son erine kadar şehit düşer burada.

Çanakkale’nin koynunda.

Bir güzel savaşta…

Son can çıkana kadar sancak onurla, şerefle korunur.

Elbette, burada, bu PC başından bunları yazmak kolay.

Okumakta kolay.

O anı yaşamamız imkansız.

..

Fakat aşağıdaki metin o tabloyu önümüze net olarak koyacaktır.

Halen Melbourne-Avustralya müzesinde sergilenmekte olan sancağımızın tanıtım plaketinde şöyle yazmaktadır:

“Bu Alay Sancağı Gelibolu savaş alanından getirtilmiştir, ama esir edilmemiştir. Türk Ordusu’nun geleneklerine göre bir alayın sancağı, alayın son eri ölmeden teslim edilemez. Bu sancak, sonuncu muhafızın da altında ölü olarak yattığı bir ağacın dalına asılı olarak bulunmuştur. Kahramanlık timsali olarak karşınızda duran bu Türk Alayı Sancağını selâmlamadan geçmeyin”

Tüylerimizin diken diken olmamasına imkan var mı?

O son muhafızı görmek isterdim.

O son muhafız olmak isterdim.

O ne güzel onurdur.

Kulakları sağır eden bombalar patlıyor sağında solunda.

Düşman yaklaşıyor.

Ve tüm kardeşlerin al kanlar içerisinde uzanmışlar toprağa.

Hepsi şehit düşmüş, bir sen kalmışsın.

Sancak sende.

Ve son askersin orada.

O dağ başında.

O ağacın altında…

Düşman yaklaşıyor.

Sen mutlusun.

Ve asıyorsun sancağı o ağacın dalına.

Sonra…

Sonrası meçhul…

Bu ne büyük şereftir ya Rabb!…

Bu ne derin onurdur.

57. alayın sancağı İslam Tarihinin en parlak sayfalarından bir sayfadır.

Ve o alayın yiğitleri İslam tarihinin en en onurlu yiğitlerlerindendir.

Bedrin aslanları ancak bu kadar şanlı idi çünkü.

Burada, bir PC başından o son muhafızın şahsında 57. alaya bir FATİHA hediye etmek vaktidir şimdi.

Okuyanlar içinde bu şart değil midir?

O büyük insanların, dev yüreklerin ematine layık olma temennisi ile.
El-Fatiha…


Ortadoğu Cephesi: Aynı Tas Aynı Hamam

Posted in Hüzün on Mart 11, 2007 by mmustafauzun

bbcİsrail tavrını değiştirmiyor. Bölgeye yerleştiği andan beri geri adım atmıyor. Savaş taktikleri, attıkları bildiriler ve halkları dehşete düşüren propaganda yöntemleri bile aynı.

Deir Yasin katliamı gibi nokta vuruşları yapan, burada yaptıkları ile halkı dehşet içerisinde bırakan, tehditlerle ve korku propagandası ile de o toprakların asıl sahiplerini yerlerinden yurtlarından kovan İsrail gerçeği 50 yıldır bölge’de hüküm sürüyor.

Peki bölgenin Müslüman ekâbir takımı ne yapıyor?

Ürdün Kralı Abdullah, 1948 savaşının hemen öncesinde bir yandan medya’ya “İsrail’e karşı yapılacak saldırının en önünde çarpışmayı arzuladığı” açıklamalarını yapıyor, diğer yandan da İsrail ile -yıllar sonra ortaya çıkacak- bir anlaşma üzerinde çalışıyordu. Ürdün Dışişleri Bakanı Tevfik Ebu Hüda aracılığı ile gerçekleştirilmek istenen anlaşmaya göre, Ürdün İsrail’in bağımsızlığını ve işgal ettiği toprakları tanıyacak fakat karşılığında da Filistin topraklarının bir kısmını devletine katacaktı.

Büyük küçük tüm ekâbir takımı gizli hesaplar içindeydi. Ürdün ile Mısır, S.Arabistan Krallığı ile Kudüs Müftüsü sürekli kavga halindeydi. Hatta öyle ki, biri diğerine tercih ediyordu Yahudileri.

Tam bir haçlı seferleri öncesinde ki Ortadoğu haritası yani.O dönemde de haçlılar tek tek bölgede bulunan tüm emirlikleri ele geçirmişler fakat henüz sırası gelmeyen emirlikler gaflet ve hatta hıyanet denizinde yüzmeye devam etmişlerdi.

1948 savaşında da kamuoyu önünde sağa sola tehditler savuran Ürdün kralı perde arkasından “Kudüs’ün fethedilmesini değil de Kudüs’e girecek ordunun başında nefret ettiği Mısır ordusunun veya dostu olan İngilizlerden nefret eden Kudüs Müftüsü’nün olmamasını planlıyordu.” Bu yüzden de yine İngiliz bir komutana emanet ettiği ordusunu uzun süre Kudüs çevresinde gezdirmiş, savaşa sokmamış, yıpratmamaya ve sonra da diğer orduların yıprattığı Kudüs’e zahmetsizce girmeyi düşünmüştü.

48’de İsrail’e karşı SURİYE, MISIR ve ÜRDÜN güçleri toplu halde saldırmışlardı. Fakat bu ordular o kadar birbirinden kopuk ve hedefler noktasında tuhaflıklara sahipti ki, bir ordunun savaşması halinde bile İsrail’in yenilmesi muhtemelken savaşın bitiminde İsrail, zor durumdan kurtulmuş, yeni topraklar kazanmış ve bağımsızlığını elde etmişti.

Abdulkadir Hüseyni’nin ve Ebu Garbiyeh’in kahramanlıkları bile belki savaşın gidişatını değiştirecekken maalesef ekâbir takımının ihanet derecesine varan tavırları nedeni ile tüm İslam Coğrafyasının kalbine İSRAİL HANÇERİ saplanmıştı.

Tabi Türkiye meselesine hiç girmeyeceğim. Bu tamamen ayrı ve devasa bir konu. 1948 savaşından bugüne gelen süreçte Türkiye’yi ayrı değerlendirmek gerekiyor. Bence Türkiye’nin günahı daha ağır bu mesele de…

Bugün durum yine aynı. Suud Krallığı Hizbullah’ı suçluyor, Mısır kılını kıpırdatmıyor, Ürdün ayrı dert, Lübnan ayrı dert… İran ancak Suriye’ye bir saldırı olursa cevap verebileceğini duyuruyor. İşin tuhaf tarafı hepsi esip gürlüyorlar. İsrail’in sonunun geldiğinden, saldırırlarsa tüm Yahudileri denize dökeceklerinden filan bahsediyorlar.

Hepsi günü kurtarmaya çalışıyor. Hiçbiri ciddi manada kılını kıpırdatmıyor.

Velhasıl 1948’den bugüne gazete manşetlerinde değişen bir şey yok maalesef.

na’kabre 24 çıktı

Posted in Duyuru - İlan on Mart 10, 2007 by mmustafauzun

7. yaşına ve 24. sayısına ulaşan na’kabre yürüyüşüne devam ediyor.

Daha çok ERBAKAN ağırlıklı çıkan ve teşkilat içi yayın yapan na’kabre istikrarlı yürüyüşünü sürdürmekte kararlı.

Erbakan’ı putlaştırmayan ama vefayı yücelten yayın politikası ile na’kabre ayrıcalıklı olma durumunu sürdürüyor.

na’kabre ayrıcalıklı…

na’kabre tek başına…

nakabre.jpg

Endülüs’ün Ahı Osmanlı’ya Yeter

Posted in Makaleler on Mart 9, 2007 by mmustafauzun

Artık klasikleşen; “Osmanlı yardım edecekti ama Cem Sultan meselesi birde arada ki AKDENİZ buna engel oldu” bahanesinin inandırıcılığın olmadığı aşikardır…

Cem Sultan meselesi Osmanlı’yı ancak 15-20 yıl meşgul etmiştir fakat Endülüs göz göre göre yüzyıllara yayılarak yıkılmış, gitmiştir. Üstelik Endülüs’ün en mazlum ve dar’da olduğu anlar Osmanlı için gücünün zirvesi demek oluyordu.

Ve Hindistana’a, Tunus’a, Fas’a giden Osmanlı neden Endülüs’e gitmedi? Veya Viyana’ya, Roma’ya haddini bildiren, Fransa’yı bir cümlesi ile geri adım attıran Osmanlı neden Kastilya Krallığına söz söyleyememiştir.

Peki ama neden?

İsterseniz önce kısaca bir Endülüs tarihine göz atalım.

……………………

710 yılının ilkbaharında başlayan Fetih, Paris’e 100 km varıncaya kadar devam etmiştir. Bu döneme VALİLER dönemi denir ve 50 yıl kadar sürmüştür. Ardından gelen 250 yıllık sürede Emeviler ülkeye hakim olmuş ve bu döneme Endülüs Emevîleri Dönemi denilmiştir. Endülüs Emevileri’nin hakimiyetinin bitmesinin ardından 50 yıl kadar küçük Sultanlıklar Endülüs’e hakim oldular ve bu döneme Mulûku’t-Tavaif veya Küçük Sultanlıklar Dönemi denildi. Bu süreçte Hristiyanlar giderek güçlenmişler, Müslümanlar kavmiyet belasına birbirleri ile didişmeye başlamışlar ve fethedilen topraklar bir bir elden çıkmaya başlamış. Bu sürecin sonunda ise Endülüs’ün en önemli şehri olan KURTUBA elden çıkmış ve güç dengesi Hristiyanlar lehine dönmüştür. İyice güçlenen ve birleşerek büyüyen Hristiyan Kastilya Krallığının karşısına bu defa Afrika’dan gelen yeni Müslüman güçler çıkmış ve gerileme 150 yıl daha durdurulmuş. Murâbıtlar ve Muvahhidler Dönemi olarak adlandırılan bu dönemin sonunda ise Gırnata Beni Ahmer Sultanluğı olarak Müslümanlar 250 yıl daha bu topraklarda devlet olarak varlıklarını devam ettirdiler.

2 Ocak 1492′de Gırnata’nın düşmesi Endülüs için son noktayı işaret etmiyordu. Çünkü her ne kadar Gırnata’nın düşüşünden 5 yıl gibi kısa bir süre sonra bile hemen bütün Müslümanlar öldürülmüş, sürülmüş veya dinleri değiştirilmiş olsa da gizli gizli ve bazende isyan ederek Endülüslüler varlıklarını devam ettirmişlerdir. 1650’li yıllarda bile İsyanlar çıkartan Endülüslü Müslümanlar bazı Batılı gözlemcilere göre 1800’lü yıllara kadar gizlice varlıklarını devam ettirdiler.
……………………

Durum bu…

Peki Osmanlı neden yardım etmedi Endülüs’e? Son dönemlerde zihnimi epeyce meşgul ediyor bu soru.

1299’da kurulduğu varsayılan Osmanlı, Endülüs’ün en güç dönemlerini dünya’nın her tarafına kolu yetişen bir süper güç olarak geçirdi. 1400’lü, 1500’lü yüzyıllar Osmanlı için bir fermanın ne kadar etkili olduğunun görüldüğü yüzyıllardı.

Hindistan’a özel donanma kurduran Osmanlı neden 3, 5 gemi ile sadece yük taşımacılığı yaptı Endülüs’te…Kemal Paşa’ların Mağrip’e taşıdığı ve sayılarının onbinleri bulduğu söylenen Endülüs’lüler yeterli miydi Osmanlı için? Osmanlı ne uğruna feda etti Endülüs’ü? Arap tarihçileri bu konu hakkında neler söylemişler? Mağripliler Osmanlı’ya nasıl bakarlar bu konu da? Payitaht’a gelen Endülüs elçilerinin ağıtlarını dinlemekten başka ne yapmıştır sultanlarımız? Osmanlı arşivlerinde Endülüs’e dair hangi cümleler kuruluyor?

Esaslı araştırmalar olmadıktan sonra bu soru işaretlerim büyüyerek devam edecek anlaşılan?

Vesselam

Endülüs; Lalegül FM’de, “Bizim Topraklar”da

Posted in Duyuru - İlan on Mart 5, 2007 by mmustafauzun

Endülüs üzerine cümleler kurmaya devam ediyoruz.

2 haftadır Endülüs’teydik.

Endülüs’te hüznü ve umudu yaşıyorduk.

İnşallah bu hafta da Endülüs’ü işleyeceğiz ve bu defa birde konuğumuz olacak.

Türkiye’de Endülüs üzerine cümle kurabilecek sayılısı isimlerden ESAM İstanbul Koordinatör’ü Yavuz Selim KURT, Lalegül FM’de, Bizim Topraklar’da konuğumuz olacak.

İspanyolca’ya da hakim olan Yavuz Selim abi ile hoş bir sohbetin olacağına inanıyorum.

Hayırlısı bakalım.

——————————-

Lalegül FM Uydu Frekansı:

TÜRKSAT 1c11996-SEMBOL 26000 (VERTİCAL) 5/6 FEC
(OTOMATİK ARAMADA LALEGÜL FM YAZIYOR)

Lalegül FM Normal Radyolar için:

88.4

Lalegül FM İnternet Üzerinden:

www.lalegulfm.com

Erbakan iyi bir entelektüel değildir.

Posted in Makaleler on Mart 5, 2007 by mmustafauzun

Çünkü entelektüel demek maalesef elini taşın altına koymayan adam demektir.

Kılını kıpırdatmadan, oturduğu masa’dan kalkmadan, katıldığı paneller ve mürekkebi kurumamış kitaplar ile meseleyi çözdüklerini düşünen insanlardır.

Müslümanların entelektüel kesimi de, halktan ve sokaklardan kopmuş, içinden çıktıkları toplumu beğenmez olmuş ve son noktada iktidara yamanmanın telaşı içerisinde tüm varoluş nedenlerini yok etmişlerdir. Çünkü entelektüel insanın hiçbir yere bağlı olmaması, tamamen bağımsız durabilmesi gerekmektedir.

Aslında bizim “münevverlerimiz” vardı. Alimlerimiz ve abitlerimiz vardı bizim. “Entelektüel” tarifi ise Batı literatüründen bizim kucağımıza bırakılmış bir tariftir.

Fakat yine de çok yönlü bir tarif gerekmiyor İslami çevrelerin okumuş, yazmış, araştırmış, mürekkep yalamış kesimleri için. “Entelektüel” tarifi şimdilik yeterli. Bu tarifin ötesine geçebilen “münevver” sayısı ise çok azdır.

İsim vermeye gerek yok. İslami çevrelerde yazan, çizen, edebiyat yapan veya birşeyler söylemeye çalışan “entelektüel insanımızın” geneli olayı kafalarında bitirmişler ve diğer çalışmaları küçümserler. Sıkıntı’da oradan kaynaklanıyor zaten. Aksiyon adamı; kitabı yok saymıştır. Kitap adamı’da bu durumda aksiyonu ihmal ediyor. Bu sorun Türkiye’li Müslümanların öncelikli sorunlarından birisidir kanaatindeyim.

Yani entelektüel çerçevesi genişlemiş insanlar, klasik tabir ve tarifle; aksiyon’u ihmal ediyor, küçümsüyor ve yargılıyorlar. Aksiyon’u küçümseyen “entelektüel” tam olarak “halktan kopma” tarifi ile açıklanan bir durum içerisine girmektedir.

İşin sadece edebiyatını yapmakla iş bitmiş olmaz. Edebiyat şarttır, gereklidir. Fakat sadece işin edebiyatını yapmak demek bu işin altında kalmak demektir.

İşte tam bu noktada devreye “Erbakan faktörü” girmektedir. Erbakan’ın bu topraklarda bu kadar etkili olmasının altında bu iki olguyu birleştirmesi yatmaktadır.

Erbakan, kimi teşkilatçı abiler gibi işin edebi/felsefi/kitabi ve entelektüel yönünü asla küçümsememiş, yok saymamış ve aynı zamanda da aksiyonu da ihmal etmemiştir.

Onu; gözü kapalı bir şekilde “farklı cümleler kurmayı deneyen, okuyan ve araştıranları” yok sayarken göremezsiniz. Hatta onlara özel ilgi gösterir, değerlendirmeye çalışır ve değer verir.

İşin hem edebiyatını hemde aksiyonunu üstlenmiştir yani.

Onu bir taraftan ADİL EKONOMİK DÜZEN ve DÜNYA İSLAM BİRLİĞİ gibi entelektüel boyutu olan ve hatta “şiirimsi” olarak bile değerlendirilebilecek işleri planlarken görürüz. Diğer taraftan da ilerlemiş yaşına rağmen meydanlarda görebiliriz.

O yüzden iyi bir entelektüel değildir Erbakan. Ve iyi bir entelektüel olmaması da bu ülke müslümanları için büyük bir kazanımdır.

Vesselam

————————————————————————-

M.Mustafa UZUN

http://www.haber5.com/artikel.php?artikel_id=55

Şerefsizler!…

Posted in Hüzün on Mart 3, 2007 by mmustafauzun

Başka ne diyebilirim ki?

Basireti bağlanmış köle ruhlu adamlar.

Erkekliklerini amerikan köpeklerine teslim etmiş sözde erkekler…

Ve işgale direnmiş 3 yiğit kadın.

3 güzel kadın.

Zeynep Fadıl, Wassan Talip, Liqa Muhammed

25, 26 ve 31 yaşlarında 3 kadın…

Darağacına çıkmayı bekleyen üç kadın..

Sözde erkeklerin amerikan köpeklerine yalakalı yaptıkları bu saatlerde bu
kadınların asılmalarına sadece saatler kaldı.

Avukatsız yargılanan ve kararı temyize bile götüremeyen üç genç kadın, bugün asılarak idam edilecek.

Dünya bu zilletin altında ezilir artık.

Ezilmeli.

Eziliyoruz.

Vesselam

28 Şubat mevsimi başladı

Posted in Makaleler on Mart 3, 2007 by mmustafauzun

“Demirel soslu” derin mesajlarla açılır sezon önce.

 Sonra ZAMAN destekli itiraflar ve pişmanlıklar gelmeye başlar. Ardından Ruşen Çakır imzalı araştırmaları görmeye başlarız.

          Bu mevsimde 28 Şubat üzerine üst üste onlarca cümle kurulur. Karanlık sayfaları açığa çıkartmanın telaşındadır AKSİYON ve söyleşiler peşpeşe gelmeye devam eder sağlı sollu Türk medyasından.

Ama hiçbiri hatıra düzleminden öteye geçemez.

          Her yıl tekrarlanagelen 28 Şubat ayinlerinde söz bir türlü asıl mağdurlara verilmez. Bir Demirel konuşur bir Vural Savaş

Bu yazıyı kaleme aldığım esnada bir TV kanalında bağırarak konuşan Vural Savaş kulaklarımı tırmalamakta…

Tabi varsa pişmanlıktan bir eser; eski Milli Görüş kadrolarından da kimi isimler yer bulabilir bu hengâmede.

         Ve geçer gider bir 28 Şubat daha.

İşin aslı şuydu; 28 Şubat, bu toprakların tüm değer yargılarına karşı yapılmış haince bir saldırıydı. Fakat her şey demek değildi. Öldük bittik edebiyatı yapmanın anlamı yoktur. Aşağılık kompleksi ile hareket edip yeni pişmanlıklar üretmenin anlamı yoktur. Korku psikolojisi ile hareket etmenin anlamı yoktur.

         Bu topraklar bizimdir, bu vatan bizimdir.

         28 Şubat’ta figüran olarak rol alanlarda, işin tepesinde oturanlarda kullanılıp atılmışlardır bir kenara. Kimse hatırlamamaktadır onları.

28 Şubat küresel bir oyundu ve birkaç karanlık noktanın aydınlatılması ile bu sayfa aydınlanamaz. Gerçek ortadadır ve meseleye “püf noktasından”, “şok açıklamalardan” ve “o toplantıda aslında neler oldu?” gibi sıradan perspektiflerle bakanlar oyunu kaçırırlar.

Birileri Müslümanların yeniden ve aslolan kaynaklara dayanarak geliştirdikleri projelerinin başarıya ulaşmasından korktular. Yerli ve küresel 28 Şubatçılar bu gerçeklerden aşırı derecede rahatsız oldular.

28 Şubat, bu toprakların yeniden İslam kokmasından rahatsız olanların hazımsızlığıdır.

..

O yüzden, meseleyi ıskalamanın adıdır Vural Savaş, Demirel ve Çevik Bir…

 

…..

http://www.haber5.com/artikel.php?artikel_id=12

Bir kızın gözlerinde kaybolmak ne demek?

Posted in Hüzün on Mart 2, 2007 by mmustafauzun

5 Dilara’nın gözlerinde kayboldum bu sabah.

5 yaşındaki bir çocuğun gözlerinde kaybolmak ne demektir sahi?

Gazete’nin ilk sayfasına basılmış küçük Dilara’nın o resmi kaybolduğum an’ın resmidir ve o anı anlatmak için kelimeler kifayetsizdir.

Masum ve günahsız bir çocuk o…

Bütün çocuklar gibi…

Eğer başka bir yerde doğmuş olsaydı ve Rabbim izin verseydi muhtemelen 70 – 80 yıl yaşayacaktı. Fakat Türkiye’de yaşıyordu Dilara…

Katiller, Tavukçu Deresi’nin ıslah edilmesi için sokakta açtıkları rögar kapağını sadece mukavva ile örtmüşlerdi.

Dilara’da annesi ile birlikte abisini okuldan almaya gidiyordu dün. Pembe montunu giydi ve yola çıktılar.

Kerim Çavuş Sokağı’na geldiklerinde bir anda annesinin ellerinden kaydı Dilara.

İnanılmaz bir ihmal.

İnanılmaz bir gaflet.

Tam bir cinayetti bu.

Karanlığa atılan çığlıklar vardı artık.

“Tavukçu Deresi “ıslah” olsun diye çalışma yapanlar, yayalara açık yolda yağmurun, rüzgârın bile uçurabileceği mukavvayı önlem saymıştı”

Annesi haykırdı karanlığa.

Yardım istedi, bağırdı, çağırdı.

Telsizler çalışmaya başladı; “Kanalizasyona küçük bir çocuk düştü”

Pembe montlu, günahsız bakışlı bir çocuk…

Dilara…

Ve garson baba geldi.

Üç kuruş için akşama kadar bulaşık yıkayan baba, yıkadığı bulaşıkların suyunda boğulan kızının ardından kanalizasyona baktı çaresizce.

Yalvardı çevresine…

Yalvardı Rabbine…

Kayboldu Dilara.

Kayboldu anne ve baba.

Ekipler, Dilara akıntıya kapılıp da denize düşmesin diye kanalizasyon sularını kestiler.

Sonra yeniden aramaya başladılar Dilara’yı.

Ve kanalizasyon sularının döküldüğü yerde bulundu küçük Dilara.

3 Kilometre ileriye sürüklenmişti cansız bedeni.

Artık yaşamıyordu.

Dilara’nın gözlerinde kaybolmuştuk hepimiz.

Ama illa’da bu işin sorumluları…

O mukavva’yı oraya koyan geri zekalı katil.

Onu denetlemeyen ekipler…

Ona izin veren ve denetlemeyen belediye…

Ve hepsinin başı Belediye Başkanı…

Hesap vermeli, diyet ödemeli ve eğer onurları varsa istifa etmeliler.

Devlet hesap sormalı ve cinayetten yargılamalı onları.

Abartıyor muyum?

Hayır…

Bu bir katliamdır.

Hakkı gasptır.

Cana kasttır.

Yavrusu üşümesin diye cansız bedenine sarılan baba’nın acısını kim dindirebilir şimdi?

O annenin acısını kime anlatmalı şimdi.

Bunu anlarsak olayın vahametini de anlamış olacağız.

Ama ne yaparsak yapalım Dilara’nın pembe paltosu, pembe ayakkabıları sular içinde kalmıştır artık.

Dilara yoktur artık.

http://www.haber5.com/artikel.php?artikel_id=26

Selamun Aleykum Pasaportu İle Ülkeler Aşmak

Posted in Gezi Yazı on Şubat 27, 2007 by mmustafauzun

Selamlarımla…

Güney Afrika notlarını içeren gezi-yazımızı okumak isterseniz http://www.cemaat.com/node/4005  adresine bir  göz atabilirsiniz.

Vesselam

Şehit ve Şehadet. Her şehit bir adımdır zafere…

Posted in Sinema - TV on Şubat 25, 2007 by mmustafauzun

Selamlarımla…

Şehit ve Şehadet…

Bu VTR için söyleşi veren Fatih Müftüsü Mehmet KIZILKAYA Hocama, Diyanet İşleri Başkanlığı Dini Yayınlar Dairesi Eski Başkanı Abdullah SEVİNÇ ve yine çok değerli hocam Marmara İlahiyat Fakültesi Emekli Öğretim Görevlisi Doç.Dr. Nedim URHAN Hocalarıma çok teşekkür ediyorum.

Kısa ama esaslı birşey oldu.

Hayırlısı…

Vesselam

http://www.youtube.com/watch?v=5IS_nhBzjHg

İstanbul kadar güzel şehirde bir Osmanlı Evliyası…

Posted in Umut on Şubat 25, 2007 by mmustafauzun

ebubekir-efendinin-kabri.jpg

Cape Town şehri İstanbul kadar güzel bi şehir…

Afrika’nın en ucunda, Ümit Burnu’na ev sahipliği yapan şehir…

Dört tarafı tepelerle çevrili ve her tepede bir evliya türbesi…

Cape Townlular dört taraftan evliyalar tarafından sarıldıklarını ve onlar tarafından korunduklarını söylüyorlar.

 Ve bir tepede de Ebubekir Efendi yatıyor.

Ebubekir Efendi Osmanlı tarafından buralara gönderilmiş.

Gelmiş ve geri dönmemiş.

Etkisi hala mevcut.

Torunları ile de söyleşiler yaptım.

İlerde yayınlarım belki…

Nörokimyasallarımda bir sorun mu var?

Posted in Havadan Sudan on Şubat 23, 2007 by mmustafauzun

san022.jpgAmerikalı Bilim Dergisi WİRED bir makale yayımlamış.

Makale’de yer alan bilgilere göre beynin içinde bulunan nörokimyasallar insan hayatında çok önemli yer tutuyormuş.

Bizim için önemli olan kişinin görüntüsü veya kokusu beynin dopamin salgılamasına ve olayın farklı noktalara çekilmesine neden oluyormuş.

Serotomin hormonu da “ONSUZ YAŞAYAMAM” hissi veriyormuş. Bağlılık hissi veren oksitosin ve vasopressin hormonları da devreye girince âşık oluyormuşuz.

İlginç bir tanım.

Veya bana baya bir uzak durum.

Ailem hariç” sanırım serotomin hormonum dış dünyaya karşı pek aktif çalışmıyor. Onsuz yaşayamam hissine kapılmayan, duygusuz bir adamım yani Amerikalı bilim adamlarına göre. Gerçi bu rahatsız etmez beni. “Onsuz yaşayamayacağım” hissi verdirecek kıymette birinin henüz olmaması beni umutlandırıyor.

Serotominlere engelli koşu yaptırmak…

Ve Nörokimyasallara pranga vurmak…

Haberi okuduğumda gülmüştüm.

Yine gülüyorum.

Vesselam

Afrika UMUT’tur anlayana!…

Posted in Umut on Şubat 16, 2007 by mmustafauzun

Umuttur AFRİKA anlayana…

Gözyaşı Rahmettir…

Zulüm afiyet…

Gün ışır Afrika’da, kapanırken kara kalpli insanların ülkesinde…

Kara tenlidir Afrikalı, beyaz efendilerine inat…

Hayat zıtlıklar üstüne kurulur

Sokaklar umut deryası…

Afrika umuttur

dsc02822.JPG

Camisi olan köy, misyonerlerin giremediği köydür Afrika’da…

Posted in Hüzün on Şubat 13, 2007 by mmustafauzun

Camisi olan köy, misyonerlerin giremediği köydür Afrika’da…

Ve camisi olan bir köyde ki bizim çocuk…

İmkanı olsa Afrika’nın altını üstüne getirecek bu çocuk…

 

Camisi olan bir köyden Afrikalı Çocuk

TELEVİZYON İLMİHALİ’NDEN BİR BÖLÜM

Posted in Sinema - TV on Şubat 10, 2007 by mmustafauzun

Televizyon’dan uzak kalan adamları severim. TV izleyerek bir şeyler öğrenilmeyeceğine inanıyorum. En azından okuyan, yazan, araştıran ve derdi olan insanlar için bu böyle. TV, 12 yaşında ki bir çocuğa hitap eder.  Ama bir TV’de çalışıyorum ve artık bir TV programı da sunuyorum. Bu bir paradoks mu? 

 Her neyse, daha önce yazmıştım; Müslümanların bir İLMİHAL problemi yoktur aslında. Tüm çözüm yolları mevcuttur ve “asra uymak, gelişen şartlara göre kıyas yapmak” gereken konu sayısı bir elin parmaklarını geçmez.  Ama TV İLMİHALİ boş bir program mı? 

Gereksiz ve anlamsız mı? Hayır… TV İLMİHALİ’de bir yerlere oturuyor genel planda. Veya Müslümanların TV’cilik oynamalarının da bir anlamı var. 

Sorular basit, sorular kolay. Hele izleyicilerden gelen kimi sorular var ki, inanılmaz. Üzülüyorum kimi zaman. Yapacak çok iş var. 

TV İLMİHALİ, hemen başucunda duran İlmihal kitaplarından faydalanamayanlar için yapılan ve sunduğum bir program. Çözümler çok kolay erişilecek yerde duruyor aslında. Şimdi bazı dostlar, özellikle TV izleme alışkanlığı olmayan dostlar, bu programı izleme imkanı bulamamış dostlar; “Nete ekler misin?” diyorlardı. Bende küçülterek, kısaltarak, formatını değiştirerek kısa bir program aldım ve aşağıya ekledim.  Özel seçilmiş bir program değil. Hatta ben seçmedim. Yani sorular da özel değil, o güne ait kimi sorular. Mehmet TALU Hocam cevap veriyor, acizane biz sunuyoruz. Daha önce dediğim gibi; maksadım başka. Hazırlıkta diyebiliriz buna. İzlemek isteyen kimi arkadaşlar için TV İLMİHALİ’nden bir bölüm aşağıda. 

Vesselam

SELAMUN ALEYKUM PASAPORTU – YAKINDA

Posted in Duyuru - İlan on Şubat 10, 2007 by mmustafauzun

 Kara kıta Afrika’ya dair…

Asırlardır uyutulan, sömürülen ve yağmalanan kıta’ya dair cümleler… 

Yakında inşallah… 

Bu ne güzel ses, bu ne güzel sözdür

Posted in Sinema - TV on Şubat 5, 2007 by mmustafauzun

Beste muhteşem.

Ceddimiz… edebiyatı yapmak istemiyorum ama Nihat GENÇ’in anlattığı kadar var.

İnsanı götüren bir güzellik.

Klip bizim simgelerimize ve tarzımıza uzak ve Batı kodları ile çekilse de güzel.

Sami Yusuf’un devreye girdiği ana kadar beni götürdü uzaklara.

Sami Yusuf hiç girmeseymiş araya keşke.

Buyrun…


Supplications Sami Yusuf / Salevat, Salavat

PRDUCED BAY Awakening

DİRECTED BY Hani OSAMA

Televizyon İlmihali başlıyor

Posted in Sinema - TV on Ocak 30, 2007 by mmustafauzun

Soruların kıskacında yoğrulmuş bir toplum ve bir çözüm önerisi; Televizyon İlmihali… 

Günlük hayatta karşılaşılabilecek tüm soru ve sorunlara dair İslami çözüm önerileri Televizyon İlmihalinde… 

Mustafa UZUN’un sunduğu ve İlahiyatçı Mehmet TALU’nun izleyicilerden gelen soruları cevaplandırdığı Televizyon İlmihali önümüzdeki haftadan itibaren haftaiçi hergün saat 12:30′da TV5’de…

Döndük Elhamdulillah….

Posted in Duyuru - İlan on Ocak 9, 2007 by mmustafauzun

15-20 günlük Afrika gezimiz/kurbanlaşmamız/bayramlaşmamız nihayete erdi.  

İnşallah en kısa zamanda oralara dair cümleler kuracağız.  

Şimdilik hazırlık aşamasındayız. 

Vesselam

Bir hayalin gerçeğe dönüşmesi…

Posted in Duyuru - İlan on Aralık 22, 2006 by mmustafauzun

Uzun zamandır birkaç hayalin peşinden koşuyorum.  

Mostar köprüsü üzerinde Aliya ve tüm Bosnalı şehitleri için bir Fatiha okumak gibi… 

Bassa tetiğe ve vursa da bizi, bir güvenlik koridorunun arkasında ki yahudi askerine hayatımın en ağır cümlelerini, onun anlayacağı dilde kurmak gibi…  

Bir Afrika akşamında, kara derili kardeşlerimizin köyünde, gecenin bir vakti gökyüzüne bakmak, dalmak gibi…    

- Görülen lüzum üzerine yazının devamı silinmiştir –

CANSUYU İSTANBUL ŞUBE BAŞKANI LÜTFİ KİBİROĞLU BİZİM TOPRAKLAR’DA

Posted in Duyuru - İlan on Aralık 19, 2006 by mmustafauzun

Bizim Topraklar…  

Osmanlı’nın yetimi ve Anadolu’nun unuttuğu topraklar… 

Sınırlarımızın öte tarafında kalan topraklar… 

İstanbul’un, Konya’nın ve Erzurum’un kardeşi topraklar… 

M.Mustafa UZUN’un hazırlayıp sunduğu “BİZİM TOPRAKLAR”ın bu haftaki konuğu Cansuyu Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı İstanbul Şube Başkanı ve Eminönü Eski Belediye Baskanı Lütfi KİBİROĞLU…. 

İslam Coğrafyasından acıların ve umutların yer aldığı BİZİM TOPRAKLAR her Perşembe saat 22:00’de Lalegül FM’de…

İnternetten Canlı Dinlemek İçin :www.lalegulfm.com 

UYDU FREKANSI: TÜRKSAT 1c11996-SEMBOL 26000 (VERTİCAL) 5/6 FEC(OTOMATİK ARAMADA LALEGÜL FM YAZIYOR) 

LaleGül Fm İstanbul Frekansı: 88.4 

Başörtüsü nedeni ile okuldan atılan bir genç kız kötü yola düşer mi?

Posted in Kitap on Aralık 15, 2006 by mmustafauzun

Soru böyle değil aslında… 

Elbette gönüllere hükmeden de, onlara irade’’yi verende Hazret’i Rahmandır ve  imtihan dünyası’nda bu tür vakaların olabileceğini göstermiştir tarih boyunca…

Peygamber’in vahiy katibi bile o kutlu yoldan dönüyorsa, Başörtüsü nedeni ile okuldan atılan bir kızın hiç düşünülmeyecek bir yerde -bir sokak arasında, kötü bir yolda- olma ihtimali vardır elbette… 

Soru bu değil yani.

Soru da değil gerçi.

Kitap bitti ve ben dedim ki; “Bu ülkücü, klasik muhafazakar, milliyetçi kafalardan ne zaman bir İŞ çıktı ki, şimdi bir şeyler bekledin onlardan Mustafa!…”

Ne zaman adam olacak bunlar…

Sorun;  Türbanlı bir kızın gideceği son noktalar değil; onu bu şekilde tasavvur edebilen zihniyetin işe yaramazlığı sorunudur. 

Nizam-ı Alem vesaire versiyonlarının da bir işe yaramayacağı Ülkücü Zihniyetin doğurduğu saçma bir kitap’a zamanımı verdim ya ona acıyorum… 

Sonuçta kitap; temel olarak vermeye çalıştığı fikri yapı’dan tutunda içerik sorunlarına, biçim sorunlarına, kurgusal sorunlar’a ve hatta yazım sorunlarına varıncaya kadar boş bir kafanın boş bir yansıması…

500 sayfa kadar tutan kitabı İbret nazarı ile bakabilmek için okudum ve zamanıma acıdım.

Sözde iyi şeyler yazan, iyi anlatmaya çalışan, fikri bağlamda bir şeyler vermeye çalışan, NFK destekli, Tarikat düzleminde bir şeyler araya sıkıştıran ama ülkücü kafanın verdiği bir hiçlikle sapla samanı karıştıran kitap… 

Reklamını yapmayacağım, adını, yazarını buradan aktarmayacağım.

hayata dair, yaşanmışlığa veya yaşanma ihtimaline dair cümleler kurmak isteyen yazar cidden abesle iştigal eylemiş… 

Gereksiz bir kitaba, önemli saatlerini veren biri olarak yine kitabın ruhuna uygun  olarak gereksiz bir yazı yazmış oldum. 

Ama aslında buraya bu yazıyı eklemekten maksadım; ülkücü, kavmiyetçi, milliyetçi zihniyetin hiçbir zaman adam olamamasını bir daha yenilemektir. 

Anlatabildim umarım azizim…

Vesselam 

Uydum hazır olan PAPA’ya

Posted in Umut on Aralık 1, 2006 by mmustafauzun

PAPA Sultanahmet’te dua’ya durdu…

O an; “Uydum hazır olan PAPA’ya” diye bir nida çıkacak sandım arkasında ki cemaatten…

Veya “Ulen Papa, kimi kandırıyon sen” de diyebilirdi biri. Huzursuz bir duruştu vesselam. Kimin ne yapacağı belli değildi, HAÇ sallanabilirdi secde yerinde ama kazasız belasız atlattık Elhamdulillah… 

Birde PAPA o esnada neler düşünmüş olabilir, merak ediyorum:

- Bi nanik yapacam şimdi, dayanamıyorum, gülecem veya:

- Ayakkabıları çaldırmasak bari…

Matraktı aslında, güldüm izlerken. Hele Türkiye’de dinlerarası diyalogun öncü ismi Niyazi ÖKTEM’in; “Ben bu papa göreve geldiğinde dinlerarası diyalog hususunda epeyce korkmuştum. Ama şimdi şu tablo ile inanılmaz rahatladım. Oh beee” demesi ve bunun canlı yayına aksetmesine daha çok güldüm.

Biz Ayasofya’nın derdinde iken adamlar Sultanahmet’e göz koymuşlarda haberimiz yokmuş meğer.

Anlaşılan o ki, son durum PAPA’nın Vatikan’da teheccüd’e kalktığında anlaşılacak.

Zihnimde birçok soru gezip duruyor. Ne dersiniz sizce PAPA hangi mezhebe tabi olur?Veya Amerikan merkezli çalar saatler ile namaz vakitlerini ayarlar mı dersiniz Papa?Kalbinin yarısı Sultanahmet Camiine düşmüş ise o camide bir temizlik yapmak gerekmez mi?Papa, hiç Roma’da ki o büyük cami’de dua etmeyi düşünmüş mü?  

“Hocam biz arkadaşlarla para topladık, size bir diyanet takvimi hediye etmek istiyoruz”  deseydi cami imamları Papa sizce bunu nasıl karşılardı: “Allah razı olsun kardeşler ben ZAMAN’a bakarak tesbit ederim namaz vakitlerini…”

Nereden nereye değil mi?

Asırlara sığmayan nefretlerini her fırsatta ortaya dökmekten geri kalmayan Vatikan merkezli ticari ve siyasi oluşum gündemi yumuşatmak adına hiçbir fırsatı kaçırmıyor. 

Bu ziyaretin masumane bir şekilde resmedilmek istenmesi ve hatta Avrupa Birliği süreci ile ilişkilendirilmesi, “Türkiye’nin tanıtımına katkıda bulunacak, bu ziyaret vesilesi ile dünyada milyarlarca insan, medyadan Türkiye’yi modern, tarihi, kültürel ve turistik yönleri ile tanıyacak” noktasına getirmiştir bizi.  

Ardından da Sultanahmet’te düzenlenen Show ile bu gezi sonlandırılmıştır. Sahi Fener Rum Patrikhanesi’nde neler oldu? Papa, Sultanahmet’te ki Show’u ile neleri gizledi bizden?  Müslümanlar, bu oyuna karşı dirençli, dirayetli ve uyanık olmalıdır.

Vesselam 

Ayasofya Camii’ne Çağlayan Meydanı’ndan Seslenmek Ne Kadar Mümkün

Posted in Umut on Kasım 27, 2006 by mmustafauzun


Asırlarca dünya’ya nizam vermiş, hak ve adaletin temsilciliğini yapmış bu güzel şehrin, İstanbul’umuzun en önemli sembollerinden Ayasofya Camisi şimdilerde büyük bir oyunun pençesinde.

Fethin sembolü ve Fatih Sultan Muhammed Hanın emaneti olan Ayasofya Camii birkaç gün sonra cahil ve saldırgan 16’ncı Benediktus’un eli ile Batı’nın asırlardır süregelen hedeflerinin bir aşaması olarak kullanılmak istenecek.

Bu asırlara sığmayan bir kindir.

Bu ziyaretin masumane bir şekilde resmedilmek istenmesini, Avrupa Birliği süreci ile ilişkilendirilmesini, “Türkiye’nin tanıtımına katkıda bulunacak, bu ziyaret vesilesi ile dünyada milyarlarca insan, medyadan Türkiye’yi modern, tarihi, kültürel ve turistik yönleri ile tanıyacak” gibi iddiaları manidar buluyoruz.

Biz bu oyunun bir parçası olmamalıyız.

Papa’nın Türkiye’ye gelişiyle Türkiye mi tanıtılacak, yoksa Bizans ve kendisini onun temsilcisi olarak gören Patrikhane mi? Türkiye nasıl tanıtılacak bu oyunda? Türkiye, Bizans’ın, Doğu Roma’nın topraklarında bir işgalci olarak mı tanıtılacak? Fener Rum Patrikhanesi, Vatikanlaşıyor mu? Bu ziyaretin altında hangi gerçekler gizleniyor? Papa, Ayasofya Caminde ayin yapmak isterse bu engellenecek mi? Aynı yerde Müslümanlarda namaz kılmak isterlerse nelerle karşılaşacaklar?

Üstelik bu kirli oyunun en önemli isimlerinden Papa 16’ncı Benediktus, doğrudan Hz. Muhammed’e ve İslam’a saldırarak yeni bir Haçlı Seferi başlatmıştır. Vatikan destekli Batı’nın Amerika’da ve Afrika’da giriştiği tarihi katliamlar bir tarafa, son birkaç yıl içinde sadece Irak’ta 655 bin kişiyi katleden kılıç medeniyeti kendi ayıbını örtmek için İslam’a saldırmaktadır. Ve o papa şimdi fethin sembolü Ayasofya’mız üzerinde oyunlar oynamaktadır.

Ayasofya Camii şimdi daha mahzun…
Ayasofya Camii şimdi daha hüzünlü…

Yıllar var ki sahipsiz ve ezansız oracıkta bekleyen Ayasofya Camii şimdi büyük bir tehlikenin eşiğinde.  

Müslümanlar, bu oyuna karşı dirençli, dirayetli ve uyanık olmalıdır.

İşte bu yüzden Papa’nın Türkiye’ye gelişi noktasında çok duyarlı olmalıyız. Kendi değerlerimize sahip çıkmak zorundayız. Tepkimizi ortaya koyacak geniş çaplı mitingler gösterilerde düzenlemeliyiz. Kitleleri hareket ettirecek duruşlar lazım bize “Yine mi Ayasofya?” yakınmalarını, alayımsı ifadeleri bir tarafa bırakmalıyız. “Bağırmakla, çağırmakla bu işler olmaaaz” edebiyatını da bir tarafa koymalıyız bugünlük. Diğer tepkilerden daha etkin bir tepki olduğu ortadadır bunun. Yapılan diğer işlerin ve tepkilerin yanı sıra bu Pazar günü de Çağlayan’da olmalıyız. İlk tepki budur ve devamı gelmelidir. Papa, sessiz sedasız gelip, gitmemelidir.

Gerekirse Ayasofya Camine Çağlayan’dan değil içinden bir selam da göndermeliyiz. Ayasofya Camii’ne Çağlayan’dan sahip çıkmak mümkündür ve biz değerlerimize sahip çıktığımızı 26 Kasım Pazar günü Çağlayan Meydanı’nda gösterebiliriz.

“Bizim Topraklar” Lalegül FM’de

Posted in Duyuru - İlan on Kasım 20, 2006 by mmustafauzun

Bizim Topraklar…

Osmanlı’nın yetimi ve Anadolu’nun unuttuğu topraklar…

Sınırlarımızın öte tarafında kalan topraklar…

İslam güneşinin aydınlattığı ve şimdi o ruh’a hasret topraklar…

İstanbul’un, Konya’nın ve Erzurum’un kardeşi topraklar…

İslam Coğrafyasının haberleri, sesleri, sevinçleri, acıları ama illa da umutları BİZİM TOPRAKLAR’da…

M.Mustafa UZUN’un hazırlayıp sunduğu “BİZİM TOPRAKLAR” her Pazar saat 20:30’da Lalegül FM’de…

İnternetten Canlı Dinlemek İçin: www.lalegulfm.com

UYDU FREKANSI: TÜRKSAT 1c11996-SEMBOL 26000 (VERTİCAL) 5/6 FEC
(OTOMATİK ARAMADA LALEGÜL FM YAZIYOR)

Karasal Vericiler: 88.4

ŞAİR-CİKLERİN YÜZLERİNE İNEN BİR OSMANLI SİLLESİ: MODERN MÜTEŞAİR

Posted in Umut on Ekim 18, 2006 by mmustafauzun

Sadece şairine özel bir anlam ifade eden, çoğu zaman şairine de bir anlam ifade etmeyen, derinlemesine okumalara ihtiyaç duyulan, farklı bir dili olan, bolca semboller serpiştirilmiş, okuyucusunu zorlayan, bir daha zorlayan, olmadı tekrar zorlayan ve aptal yerine koyan, sadece şairine özel kuralları olan bir saçmalıklar silsilesi… 

Bir defa yaşayıp iki defa ölüyorum.
Bir, iki ve çok…
Sayıyor, sayıyor büyüyorum…
Bir, iki ve çok…
Sen, ben ve aşk,
Kadın, erkek ve ahali…
Sayıların sancısını çeken sonsuzluk nasıl da bitti…

HNT

Ve benzeri muhteşem(!) yapıtlar…  Kendilerini bir perde arkasından sunmaya çalışan, “Vayyyy be, anlamadım ama çaktırmayalım” muhabbetleri yaptıran, tekrar değil 100 kere de okunsa bir anlam ifade etmeyecek bu üst üste konulmuş kelime sıracıklarına esaslı bir sille geldi geçenlerde. 

Salih Cenap Baydar adında bir zeki insan  MODERN MÜTEŞAİR adında muhteşem bir program yazmış. Bir tuşa tıklıyorsun yukarıda ki ve benzeri şiir-ciklerden daha muhteşem şiir-cikler getiriyor önüne. Hatta onlardan daha anlamlı, daha esaslı, daha sıcak şiir-cikler.   

ey   hayatımın   bazı   tıknaz   perdeleri   razı olur musunuz?  
yüreğimi   parçaladığım   yerdeki   camiler  
karalasınlar   bazı   yollardaki   ezanları  
ey   hayatımın   tüm   umutlu   sızıları   razı olur musunuz?  
sarılsın   tüm   kadınlar   yerlere  
razı olur musunuz?..   
 

Esaslı bir sille bu, Osmanlı sillesi… MODERN ŞİİR’miş, Yunus Emre’nin torunlarına bu hal ve gidişat yakışmaz elbette. Aynı hatadan birde yaptık, ucuzluk denemesi işte.   Ama okur üstünden ad kazanmaya, para kazanmaya ve yer kazanmaya giden bu süreçte MODERN ŞAİR benzeri sillelere ihtiyaç duyuluyor elbette. Birbirinden güzel ve hiç olmadığı kadar anlamlı şiirler üretmek istiyorsanız sağda solda tesettürlü şiir saçmalıklarına prim verene kadar MODERN MÜTEŞAİR’in web sitesine uğrayın, göz atın.Hatta burada ürettiğiniz bu şiir-cikleri sağda solda bu tür saçmalıklara prim veren kimi yüksek edebiyat mahfillerinde de yayınlatabilirsiniz bile.  

http://www.mavicadir.net/mavicadir/sair.aspx 

Son olarak Yunus Emre’den bir bölümle kapatalım yazımızı ki derdimiz anlaşılsın. Ne tesettür’e, ne farklı okumalara ihtiyaç duyulan, gizlemeyen, sıcak, akıcı, zorlamayan bir şiir, adam gibi bir şiir, yüzyıllar geçti unutulmadı, yüzyıllar geçse de unutulmayacak bir şiir; 

Milk-i bekàdan gelmisem, Fânî cihani neylerem?..

Ben dost cemâlin görmüsem,

Hûr-i cinâni neylerem?..   Vesselam 

GURBET ELDE DİLSİZ KALMAK YA DA GURBET ELDE NEDEN ADAM YETİŞMİYOR?

Posted in Makaleler on Ekim 18, 2006 by mmustafauzun

Almanya merkezli olarak Batı’ya göç eden gurbetçilerimiz 40 yılı  aşkın bir süredir oradalar.   Fakat bu süreç içerisinde maalesef esaslı bir dil oluşturamadılar. Gurbetçi futbolculardan ve gurbetçi mankenlerden söz edebiliyoruz fakat gurbetçi şair, gurbetçi yazar ve gurbetçi düşünür gibi tanımlamaların çok uzağındayız.  

Şimdilerde 60.00’i bulduğu söylenen ve yarım milyon insana iş imkanı sağlayan Türk şirketlerinden ve ekonomik alandaki başarılardan bahsetmiyorum elbette. Sonuçta  anayurttan gelen, eli çantalı/başı takkeli zevat eli ile tüm kazanımları har vurup harman savrulabilir ve derdimizde o değil zaten.  Biz kültürün en önemli taşıyıcısı olan dilden bahsediyoruz. Maalesef 40 yıldır Avrupa’da olan 4 milyonu aşkın insanımız esaslı bir dil oluşturamadılar.  Oluşturamadıkları gibi kompleksleri tavana vurmuş ve Alman ödüllü üç beş şahsın dışında ortalıkta pek isim de görünmüyor. Meydan Zehra ÇIRAK ve Aysel ÖZKAN’lara kalmış yani… 

40 yıldır hala Sonderschule mekteplerinde sürünüyor gurbetteki Türk dili. Bastırılmış duyguları, oryantalist bakışları, ispiyoncu duruşları ve boylarından çok daha büyük kompleksleri ile meydana çıkanlarda  doğal olarak koca bir yenilginin, ezikliğin ve bastırılmışlığın izlerinden başka bir şey sunamıyorlar.  İlk neslin cahilliğine, kırlardan Avrupa’nın göbeğine yerleşmenin şaşkınlığına, dil bilememenin verdiği daralmışlığa, bir makine gibi çalışmaya mecbur bırakılmaya ve bir tarla/daire parası kazanıp geri dönme planlarına bağlayamayız artık bu vahim durumu.  

Belki 2. nesil için bu tür bahaneler geçerli olabilirdi fakat 40 yıldan bahsediyoruz burada.  Üstelik ne Türk kültürü ne de Alman kültürü alanında dişe dokunur ürünler veremeyen 4 milyonu aşkın insanımız bunu dert etmiyor hala. Aynı süreç içerisinde Türkiye’de az çok bir gelenek oluşurken ve onlarca isim sayılabilirken  Avrupa’da sadece 12 Eylül kaçkını solcuların getirdiği bir hareketlilikten söz etmemiz ne kadar acıdır… Neden Türkiye’den giden imamlarımız namaz kıldırıp/tuvalet temizleyip para kazanmanın peşindeler daha çok? Bir dil oluşturma çabasına girmeleri için vatandan kovulmaları mı gerekmektedir?  

Çif dilli, çift kanatlı, çift pasaportlu gurbetçilerimiz neden çift taraflı bir çeviri hamlesini başlatamıyorlar mesela?  Freud ve Kafka gibi göçmenler/gurbetçiler Alman edebiyatına, sanatına ve kültürüne yön verirken bizim Feridun ZAİMOĞLU’na çizilen rol komik kalıyor gerçekten de.   

Zaaflarından ziyade Türkiye’li kardeşlerine nazaran birçok avantaja sahip gurbetçi gençlerden  istikbal vaad eden 3-5 isim gösterebiliyor muyuz?  

Umudu kesmiş değiliz elbette.  Biliyoruz ki gençler diskolardan, biraz büyükçe olanları ise biraz daha kazanıp yazın bir ayını memleketlerinde günlerini gün edip geçirme ve eşe dosta hava atmanın telaşından az kurtulsalar bu iş olack.  

Büyük bir imkan var aslında elimizde. Tüm İslam tarihi boyunca hiçbir zaman Müslümanlar bu kadar yüksek oranda azınlık olmadılar gayri müslim topraklarda. Bunun bize birçok getirisi olabilir. Bu büyük tecrübedir.  Bu fırsat çocukların Sonderschule’lerde, gençlerin disko barlar’da ve amcamların sırtlarına 40 yıllık yüklerini alıp bir çay içmek için gittkleri camilerin kafelerinde heba edilmemelidir. 

Bu fırsat değerlendirilmeli muhakakk.  İthal damatlarla/gelinlerle veya 11 ay çile çekip 1 ay hava atmakla hiçbir şeyi çözemeyiz.  Milli Görüşlüler, Süleymancılar, Diyanet ve Nurcular, teşkilatlanmaya değil teşkilatların/ camilerin içlerini doldurmaya çalışmalılar. 

Velhasıl, 4 milyon insanımız Avrupa’ya köklerini bir güzel salıverseler, gözü kapıda/eli tetikte hallerinden kurtulsalar ve dil/kültür/sanat alanında esaslı adımlar atmaya niyet etseler çok kısa bir süre içerisinde gurbetçi futbolcu ve gurbetçi manken gibi gurbetçi şair/yazar/edebiyatçı/düşünür tiplerine de aşina olacağız.   Vesselam

Siz Hiç Hollywood Filmi Izlerken Tekbir Getirdiniz Mi?

Posted in Sinema - TV on Ekim 12, 2006 by mmustafauzun

Cesur Yürek tarzı filmlerden bahsetmiyorum.

Kahramanlarının isimlerini Ahmet – Mehmet yaptığınızda hiç yadırgamadan “bize ait” olabilecek filmlerden biri değil yani bu.

Müslümanlardan ve Kur’an-ı Kerim’den bahsedilmesi ve bunları şeytanlaştırmadan vermiş olması da bu filmi izlerken tekbir getirmem için bir sebep değildi.

Ama filmin son sahnelerinde elimi yumruk yapmış ve kendimi tekbir pozisyonunda buldum ve mevzu bahiste işte bu.

İlginç bir dil, akıcı bir hikaye ve muhteşem bir kurgu. Sadece bir film izlemiyorsunuz; isyan ediyor, başkaldırıyor ve en sonunda tekbir getiriyorsunuz.

Alan moore’un yazdığı bir çizgi roman serisinin beyaz perdeye etkili bir şekilde dökülmesinin hikayesidir bu. Aslında bu tür sinema yazılarında hikayeye şöyle bir dokunulur ve sonra genel izlenimler filan verilir. Bu, birazda reklam kokan hareket sayılabilir. İzleyici yönlendirilmeye çalışılır.
Elbette buradan okumaktansa filmi izleyerek kendi pencerenizden değerlendirmenizi isterdim. Böyle bir imkanınız varsa bu yazının devamını okumayın zaten. Çünkü filmi teknk yönlerden filan değerlendir(E)meyeceğim. Hikayesini vermeye çalışacağım filmin.

Tabi benim o atmosferi buradan vermem imkansız. Kült kitapların sinemaya aktarımı nasıl başarısız oluyorsa sinemanın kitapta tarifi de o kadar başarısız oluyor, bunu bilmek gerekli.

ABD, Ortadoğu’ya saplanmış ve çıkamamıştır. ABD kendi iç savaşına sürüklenirken İngiltere’yi de beraberinde götürmüş ve dünya ile irtibatı kesilmiştir. Bataklığa saplanan ABD’yi İngiltere’de takip etmiş yani ve tam bir kaos havası hakimdir dünya’ya.

Ülke önce hepsi birer kurmaca olan salgın hastalıklarla kırılıyor, yüzbinler ölüyor. Ardından yine bir kurmaca antivirüs ile kurtarılıyor. Bu operasyon zalim devlet başkanına hak etmediği saygı ve bağlılığı veriyor. Sonra baskıcı bir hükümet ve zalim devlet başkanı tek adam olarak işbaşına geliyor. Tam bir polis devleti ve içten içe büyüyen bir öfke. Her yerde kameralar ve dinleme cihazları var. İnsanlar özgürlüklerini kaybediyorlar. Fakat öfke maskelerin ardına gizleniyor. Yüzyıllardır özgürlüğün simgesi olduğunu iddia eden krallık bu defa Hitlervari bir yönetim ile yönetilmektedir.

V, entelektüel derinliği olan bir isyancıdır. Yeraltında yaşıyor ve bulunamıyor. Tüm ailesi katledilmiş ve kendisi de bu savaşın dinamo taşlarını dizmekle meşgul.

Hikayenin kaynağı 1605′in 5 Kasımına dayanıyor. Devletin birey özgürlüğünü ortadan kaldırdığı yıllarda bir isyancı kongre binasını havaya uçurmaya çalışırken yakalanıyor ve idam ediliyor. Aradan yüzyıllar geçiyor ve 5 Kasım zamanla unutuluyor. V, bu olayı belleklerde yeniden canlandırmanın ve insanları gerçek özgürlüklerine kavuşturmanın mücadelesini veriyor. Halk devletten değil, devlet halktan korkmalıdır mesajı ile halkı bu polis devletine başkaldırmaya teşvik ediyor. Binaları bombalıyor, önde gelen ve birer suç deposu olan şahısları öldürüyor, bir kaos ortamı ortaya çıkartmaya çalışıyor.

Sürekli bir maske ile gezen ve yakalanamayan V‘nin bir kahraman mı yoksa bir deli mi olduğunu anlamak gerçekten çok güç. Beni en fazla etkileyen sahnelerden biri de hapishaneden çıkış sahnesi. HUGO WEAVING ile beraber sizde özgürlüğünüze kavuşuyorsunuz sanki. HUGO WEAVING, filmde Evey adında bir genç kızı canlandırıyor. Muhteşem bir oyunculukla göz dolduran HUGO WEAVING, farkında olmadan V‘nin en yakınında yer alıyor, ona kızıyor, isyan ediyor ama seviyor. V‘den kaçıyor ama sonra gerçek onu buluyor.

Sonrası devrim…

Kilometre taşları çok önceden döşenmiş, halkın desteklediği, kendilerini hiç çekinmeden silahlı bir ordunun önüne attıkları bir devrim bu. Simge kongre binasıdır ve 1605′in 5 Kasım’ında yapılamayan bu defa yapılmak istenmektedir.

Gece 12′de yasakların, polis devletinin ve totoliter rejimin simgesi olan Kongre binası yıkılacaktır. Ordu tankları ve tüm ağır silahları ile oradadır. Devlet Başkanı emir verir ordu’ya. Bu gece sokağa çıkacak halk durdurulacaktır ne pahasına olursa olsun.

Ama V, boş durmaz. Bir tren dolusu patlayıcıyı hazırlar. Önce yine kendisinin bildiği yer altı yollarından başkanlık sarayına ulaşır, diktatör’e gereken cevabı verir ve bu sırada ağır yaralanır. Kendisini yeraltında, trenin başında bekleyen Evey’e hayatının amacının bu olduğunu ve kongre binasını havaya uçurmanın onun görevi olduğunu söyler. V, orada ölür. Evey onu artık nesli tükenmiş olan kırmızı güllerle süsler ve patlayıcı dolu trene koyar. 12′ye çok az kalmıştır. Tam bu esnada film boyunca V‘nin peşinde olan istihbarat şefi treni ve Evey’i bulur.

İstihbarat şefi de bu olayı aydınlatmak isterken çok şeyi öğrenmiştir. Bu yüzden Evey’in treni kongre binasına göndermesini engellemez.
Dışarda ise halk galeyana gelmiştir, tüm evler boşalmış ve yüzbinlerce insan kongre binasına doğru akın etmektedirler. Hepsi [B]V‘nin kostümünü giymiş, yüzlerine maske takmışlardır. Ordu, emir alacak kimseyi bulamadığı için halkı engellemez ve halk kongre binasına ulaşır.

Saat 12 olduğunda filmi izleyenlerin tekbirleri eşliğinde kongre binası havaya uçar ve halk maskelerini çıkartır.

Filmin son sahneleri insanı galeyana getiriyor. Müzikleri, resimleri ve diyalogları ile muhteşem bir atmosfore sokuyor sizi.

Ve asla atlanmaması gereken en önemli şeye götürüyor filmin sonu bizi; İRAN İSLAM DEVRİMİ’NE…

Kelime’nin tam anlamı ile James Mc Teıgue yönetiminde bir KEFEN DEVRİMİ’dir bu. Kefen Devrimi denen olayı bilmeyenler için kısaca bahsedelim de arada ki müthiş benzerliği ve tekbirlerin haklı sebeplerini görsünler.

1979 İslam devriminden önce İran’da halk sokaklara dökülür. İmam Humeyni emir verir, Aşure günü halk sokaklara esaslı bir şekilde ve en gür sedaları ile bir daha dökülecek, tepkisini, tavrını ortaya koyacaktır. Şah ise orduya emir verir. Sokağa çıkma yasağı ilan edilir, uymayanların isyancı kabul edileceği, öldürüleceği duyurulur. Şah, “ölmek isteyen dışarı çıksın” der.

Aşure günü gelir ve İran sokakları dehşet bir tablo ile karşılaşır. Halk kefenlerini giymiş ve sokaklara inmiştir. Ölüme, şah’a ve silahlara meydan okumuştur. Ve bu kefen devrimi İslam devriminin yolunu açar. Devrim olur, şah devrilir.

V FOR VENDETTA’yı da özellikle son sahnelerini bir KEFEN DEVRİMİ izler gibi izledim.
Umarım bir hollywood filmi izlerken tekbir getirmenin saçma olmadığını anlatabilmişimdir.

Vesselam

Yapım Yılı: 2005
Süre: 132 dk

Oyuncular
Hugo Weaving
– V
Natalie Portman
– Evey Hammond
Sinéad Cusack
– Dr. Delia Surridge
Stephen Fry
– Gordon Deitrich
Rupert Graves
– Dominic
John Hurt
– Bishop Lilliman
Tim Pigott-Smith
– Edward Finch
Stephen Rea
– Lewis Pothrero
Yönetmen
James McTeigue
Senarist
Andy Wachowski
Larry Wachowski
Yapımcı
Andy Wachowski
Larry Wachowski
Joel Silver
Grant Hill
Yapım Tasarım
Owen Paterson
Roman
Alan Moore

Sinan’ın Torunlarının Yeni İhaneti: ÇOK KATLI BİNALAR

Posted in Makaleler on Eylül 25, 2006 by mmustafauzun

marmara.jpg

Sinan’ın torunlarına bu kadar ihanet çok değil mi artık?

 

Son yıllarda Maslak ve Beylikdüzü gibi bölgelerde iş merkezlerinin arttığı ve buna bağlı olarak ta özellikle bu bölgelerde çok katlı binaların yükselmeye başladığı görülüyor. Birbiri ardına yapılan yüksek binaların hizmete girmesi birçok sorunu da beraberinde getiriyor. Ama asıl sorun; bu binaların estetik kaygılarımızı tarumar etmesi ve şehirlerimizi ruhsuzlaştıran bir mimari anlayışa sahip olması

 

Şehrin havasını değiştiren, (ciddi ciddi) ama daha çok tarihi silüeti bilinçsiz kat artışları nedeniyle bozan bu gökdelenler Sinan’ın torunlarının son ihanetidir.

 

Gecekondular, plansız yapılaşma, beton binalar ve apartmanlardan sonra şimdi de mimarî estetik ve üslup yoksunu gökdelenler sardı İstanbul’un semalarını. Onlara baka baka farkında olmadan kendi göz zevkimiz de ucuzluyor ve maddeleşiyor. Üstüne üstlük reklam panoları ve trafik ile de yoğun bir bombardımana tabi tutuluyoruz. Korna sesleri, yüksek binalar, gökdelenler, reklam panoları, gürültü, kalabalık, tekrar kalabalık… Bunlar şehrin atmosferini belirleyen unsurlar haline geldi. Dışarıdan zenginliği seslendiren gökdelenler aslında estetik bir sessizliğin simgesi oluyorlar.

 

Gökdelenler gücün değil zevksizliğin abidesi olmuş durumda. Bir Süleymaniye olmayı bırakın, Üsküdar’da ki eski bir ev kadar dahi bize yakın değil… Hatta gecekondulardan bile uzak bize.

 

Şehrin ciğerlerine saplanan plazalar sadece görüntüyü sahte bir güzellikle kaplamıyor aynı zamanda kaba bir zevkinde göstergesi oluyorlar…

 

Aslında İstanbul’u kurtarmanın yolu İstanbul’u yıkmaktan geçiyor. 

Geçtiğimiz aylarda İstanbul’da bir MİMARLAR KONGRESİ vardı.

 

Mimarlar’ı alıp, İstanbul’u gezdiriyorlar. Bu adamlar dünya mimarisinin yaşayan dahileri.  Galata Kulesine çıkan mimarlardan biri aynen şunu söylüyor;

 

Şu şehri, süleymaniye’yi yapan Sinan’ın torunlarının yaptığına inanmıyorum.  

Acı…

 

Gerçektende acı.

 

Kaba bir zevkin, estetik yoksunluğunun ve maddiyatın simgesi olan bu gökdelenler her yerde. 

Kavimlerin helak edilme yollarında mihenk taşlarından biri olan GÖKDELENLER nedense bir azameti, büyüklüğü simgeliyor.

 

Ve daha çok İSLAM ÜLKERİNDE revaçtalar.

 

Son günlerde medyaya yansımıştı. Bir ARAP ülkesinde 700 küsur katlı bir GÖKDELEN daha yapılacakmış ve bu bina dünyanın en yüksek binası olacakmış. Anlamak güç.

 

Müslümanlar tarihte, sanatta, kültürde ve teknoloji’de ki zayıflıklarını yüksek binalar dikerek mi kapatmaya çalışıyorlar? Bu bir kompleks değilse nedir?

 

“Yükseldik sanıyorlar, alçaldıkça tabana” diyor ya Necip Fazıl KISAKÜREK, o hesap.  Binaların boyu yükseldikçe insanların ve toplumların karakteristik özellikleri alçalıyor sanki.

 

Önce balkonlaşan binalarımız şimdi gökdelenleşiyor. 

Mesnevi’de yer alan bir hikayecikte şöyle anlatılır Firavunlaşan binalar: 

 

Bedevi’nin biri Medine’ye varır. Peygamber’in sarayını sorar. “Yok” derler. “Onun mescidi vardır sadece” Bedevi bunun üstüne sahabilerin konutlarını sorar. “Onlarında basit birer evleri vardır” derler. “Konutları yoktur” Bunun üzerine bedevi; “Ne güzel” der. “Firavun gibi yüksek ve muhteşem binalarının olmaması ne güzel” 

Ne güzel…

 

İslam düşüncesinde ve hatta Kur’an-ı Kerim’de “yüksek binalar” hep kötü ve isyankar tecrübelerdir. “Onlar yüksek binalara sahiptiler, böbürlendiler”

 

Şehri bozmasının  ötesinde de zararları var yani yüksek yüksek binaların.

 

Velhasıl, koca Sinan’ın torunlarının son ihaneti olarak kayda geçsin bu gökdelenler…

Anadolu Gençlik klipleri

Posted in Umut on Eylül 15, 2006 by mmustafauzun

1: Metni, montajı vs ile tamamen kendi yapımım-el yapımım olan ANADOLU GENÇLİK klibini buradan indirebilirsiniz.

http://rapidshare.de/files/33232530/nakabre.DAT

Tabi bu biraz büyük bir dosya. 9 dk lık bir klip bu.

2: Yine kendi yapımım olan ve bu Pazar yönetmenliğini yapacağım “ANADOLU GENÇLİK ÖZEL” programının TV5 de yayınlanan klibi. “BİR MİLYON KIRTASİYE YARDIMI”  kapsamında canlı telefon bağlantıları ile yardım toplanacak bu programda.

Onu da buradan indirebilirsiniz. Ama bu kısa-küçük.

http://rapidshare.de/files/33237735/AGDFRAGMAN-BU-PAZAR.mp4

3: Yine TV5 de yayınlanan . “BİR MİLYON KIRTASİYE YARDIMI”  kampanyası ile alakalı reklam. Onu da buradan indirebilirsiniz. Bu da kısa-küçük.

http://rapidshare.de/files/33235876/AGD_1_MILYON_OGRENCI_57_.mp4

Yeni baharın ilk çiçeği, ANADOLU GENÇLİK…

Posted in Umut on Eylül 14, 2006 by mmustafauzun

logo.gif

Kutlu bir yolculuğun en genç yolcusu…

Milli ve manevi değerlere sahip, eşyayı ve kainatı kendi değerlerimiz ışığında analiz eden bir ufkun adıdır Anadolu Gençlik…

Televole kültürünün etkisi altında giderek yozlaşan, bölücü ve yıkıcı terörün pençesinde kıvranan, eğitimsizliğin, amaçsızlığın ve zararlı alışkanlıkların girdabında boğulan, inançsızlığın ve aile ile bağlarını kopartmışlığın zirvesine doğru hızla yükselen gençliğimize en açık çözüm önerisidir Anadolu Gençlik…

Kendi tarihini ve kültürünü bilmeyen gençlerimiz, dostlarımızı düşman, düşmanlarımızı da dost görmeye başlamıştır. 

Aynı zamanda geleceğimiz olan bu gençler maalesef uyuşturucu batağında çırpınmaktadır. Misyonerlik tuzağına düşen gençlerimiz kadar satanizm ve dinsizlik felaketi ile karşı karşıya kalan gençlerimiz mevcuttur.

Mahalle arası çeteler, illegal gruplar ve toplumun temellerine dinamik koyan örgütler vasıtası ile sevgi, barış ve kardeşlik havası dağıtılmak istenmektedir. Asırlardır birlikte yaşamış kitleler birbirine kırdırılmak ve gençler bu oyuna alet edilmek istenmektedir.

Kardeşin kardeşe düşman edildiği bir kaos ortamının vatanımıza hakim olmasını ve bu hain planın uygulanmasını isteyen dış güçlerin oyunundan ancak ve ancak gençliğimize önem vererek kurtulabiliriz.

Ahlaki değerlerin giderek dejenere edildiği ve önemini yitirdiği bu dönemde gençlerimiz gayri meşru birçok hareketi yapmakta bir sakınca görmemektedir. Ailevi değerlerin gün geçtikçe zayıflamasına neden olan bu süreçte ailesini hiçe sayan hatta anne ve babasını döven ve bunları kanıksayan insanların sayısı hiçte az değil.

Güzel ahlakı, misafirperverliği ve saygısı ile tarih boyunca tüm dünyaya güzel örnek olan yurdumuz maalesef giderek yozlaştırılmakta ve bu oyun gençler üzerinden yürütülmektedir.

Bu kaos ve sıkıntılı dönemde ezilen ve yarınından endişe duyan, evladını kaybetmek istemeyen, bağımsızlığına ve inançlarına düşkün kitlelerin umudu olmuştur ANADOLU GENÇLİK…

Anadolu Gençlik, gündemi öz değerlerimizin ışığında analiz eden bir grup hizmet insanı tarafından kurulmuştur.

“Bir hayra vesile olan, o hayrı işlemiş gibidir” anlayışı ile hareket eden ANADOLU GENÇLİK, güçlerimizi birleştirdiğimiz takdirde bütün sorunların altından kalkabileceğimiz gerçeğinin mücadelesini vermektedir.

Anadolu Gençlik, İlköğretim, Lise ve Üniversite öğrencilerine yönelik çeşitli çalışmaları ile yoluna devam etmekte ve tüm halkımıza ama özellikle de gençliğimize yönelik faaliyetler yapmaktadır.

“Savaş değil barış” ilkesi ile hareket eden Anadolu Gençlik, önemli gün ve haftalarda düzenlediği etkinliklerin yanı sıra öğrencilere yönelik rehberlik ve karakter eğitimi, okul derslerine yardımcı kurslar, tiyatrolar, şiir geceleri ve müzik kursları gibi çeşitli faaliyetlerle de kaynaşmayı ve paylaşmayı öğrencilerin gündemine taşımıştır.

Kutlu Peygamber’in doğum yıldönümlerinde düzenlediğimiz “KUTLU DOĞUM ETKİNLİKLERİ” dalga dalga tüm yurda yayılmış ve hemen herkes tarafından bu tarihlerde çeşitli etkinlikler yapılmaya başlanmıştır.

 

Yine yurtiçi ve yurtdışından çok değerli konukların katıldığı Asr’ı Saadet Sempozyumları da Anadolu Gençlik Derneği İstanbul Temsilciliği için bir iftihar nedeni olmuştur.

Son yıllarda medya’ya da yansıyan Kur’an Ziyafetleri ile evrensel mesajın kıraat güzellikleri halkımızın gündemine taşınmıştır.

 

Yeni bir dünyanın mümkün olabileceğinin en açık göstergesi olan Anadolu Gençlik Derneği,  “Bir Milyon Kur’an’ı Kerim Bir Milyon İnsanla Buluşuyor” ve “Sünnet’i İhya Yılı” gibi kampanyaları ile de öne çıkmıştır.

Kurulduğu günden beri gençliğin önüne bembeyaz bir sayfa koyan,

Türkiye’nin 81 ilinde açmış olduğu temsilciliklerle onlarla birebir iletişime geçen

ve milli ve manevi değerlerine saygılı,

çalışkan, azimli, üretken ve mücadeleci bir ruh kazandıran Anadolu Gençlik, çizdiği yoldan hiç sapmadan yürüyüşüne devam ediyor.

Geleceğe umutla bakmak için Anadolu Gençlik’e ihtiyacımız var.

Yeni baharlara ulaşmak için Anadolu Gençlik’e ihtiyacımız var.

Yeni baharın ilk çiçeği Anadolu Gençlik…

(VİDEO KLİBİ EN KISA ZAMANDA EKLENECEK)

Zeytin Gözlü Şehit Çocuk (Klip)

Posted in Sinema - TV on Eylül 9, 2006 by mmustafauzun

TV5 için yaptığım ve halen ara ara gösterilen bir klip; Zeytin Gözlü Şehit Çocuk 

Umuda ve Hüzne Dair (KLİP)

Posted in Sinema - TV on Eylül 9, 2006 by mmustafauzun

 Birkaç yıl önce EDEBİYAT FAKÜLTESİ GELENEKLSEL ŞİİR GECESİ’nde yayınladığım “UMUDA VE HÜZNE DAİR” klibi…

Gecenin bir vakti veya karanlık bir mekanda, sessiz bir mekanda izlemeniz tavsiye edilir.

Klip başka birçok yerde gösterildi. İsteyenler mmustafauzun@gmail.com a bir mail atıp, isteyebilirler.

Vesselam

İSMAİLAĞA CİNAYETİ ÜZERİNDEN SAKAL VE SARIK’A SAVAŞ AÇMAK

Posted in Makaleler on Eylül 8, 2006 by mmustafauzun

86234000.jpgİş artık komedi boyutuna taşındı.

 

Bugün Mahmut ÖVÜR isimli Sabah Gazetesi yazarını okurken dayanamadım ve güldüm acı acı. Mahmut ÖVÜR, “HİLAFET” ile tarikatlarda ki “HALİFE” kavramını karıştırmakla kalmamış tüm yazısını bunun üzerine bina etmiş. Yazarımız “HALİFE” kavramına aşinadır ve sağdan soldan duyduğu “Mahmut Efendinin Halifesiydi, katledildi” sözlerini de almış, benzerlikleri kurcalamış ve koca bir “HİLAFET KAVGASI” çıkartmış.

 

Yazar; “Mahmut Ustaosmanoğlu, aslında tarikat mensuplarına göre “halife” olarak kabul ediliyor. Bu yüzden de kavgaya hilafet kavgası deniyor.” diyor.  

 

Halbuki tarikat şeyhleri ve tasavvuf mensupları zaman içerisinde liyakati olmayan kişilerin şeyhlik iddiasına kalkışmasını önlemek için bir icazet şartı getirmişlerdir. İcazet, şeyhlerin mürid yetiştirmek üzere ehliyetini ispatlamış olan mensuplarına verdikleri yazılı veya şifahi izindir. Eğer verilen irşad izni, yazılı belge ise onun adı icazetnamedir. 17.yüzyıldan sonra şeyhliklerin babadan oğula geçmesi sebebiyle tasavvufi eğitimin belli bir düşüş kaydetmesi, tekke şeyhlikleri için icazetname aranması sonucunu doğurmuştur.  Ama yazarımıza göre Mahmut Efendi “HALİFE”dir ve bu bir “HİLAFET” kavgasıdır.

 

İş elbette sadece bilgisizlik boyutunda kalmıyor. Şu birkaç gündür medyada yer alan köşe yazılarına bakınca bilgisizliğin yanı sıra tahammülsüzlüğü, saldırganlığı, kışkırtıcılığı ve hatta ispiyonu da görebiliyoruz.

 

Mustafa MUTLU, Vatan Gazetesinden bağırıyor; “Çarşamba, Türkiye topraklarında değil mi?” Mustafa MUTLU’ya göre cübbe, sarık, sakal ve çarşaf İRAN veya AFGANİSTAN’a özgü kıyafetlerdir.

 

“Arkadaşlarımız geçen pazar sabahı linç olayının yaşandığı İsmailağa Camii’nin bulunduğu Fatih’in Çarşamba semtine gidip ve fotoğraflar çekti. Objektife yansıyanlar cüppeli, sakallı, sarıklı adamlar, kara çarşaflı kadınlardı. Fotoğraflar Türkiye Cumhuriyeti’nden daha çok İran’ı, Afganistan’ı andırıyordu.”

KALDIRIMLARINDA İSLAM ESİNTİSİ

 

Yine VATAN Gazetesi sanki Çarşamba ahalisinin gökten zembille Çarşamba’ya indiğini anlatmak istiyor gibi. Üstelik arkadaşlar “Çarşamba’nın her kaldırım taşında İslami esintilerin hissedilmesinden” rahatsız oluyor gibiler.

 

“İsmailağa cemaati üyeleri Çarşamba’yı mesken tuttu tutalı, bu semt adeta İstanbul içinde bambaşka kuralların geçerli olduğu, her kaldırım taşında İslami esintilerin hissedildiği ‘kurtarılmış bir bölge’ gibiydi”

 

 

Yine Güngör MENGİ, 05.09.2006 tarihli köşe yazısında önce 28 Şubat dönemi manşetlerini hatırlatırcasına “NEREYE GİDİYORUZ” diyor ve ardından da “Uyutulup sonra Fatih’in Çarşamba semtinde uyandırılan biri, Türkiye’de olduğuna asla inanamaz.” diyor. MENGİ hızını alamıyor ve “Türkiye’nin şeyhler, dervişler, dergâhlar ve cemaatler memleketi haline gelmesinden isteyen korksun, isteyen utansın. Cumhuriyeti savunmasız bırakanlar ve irtica karanlığına hizmette bulunmayı kârlı yatırım sayanlar umarız ülkenin geleceğine karşı işledikleri suçun büyüklüğünü görür ve sorumluluklarını hatırlarlar.” diyerek işi başkasının yaşam tarzına müdahale’den gönüllü hafiyeliğe götürüyor.

 

Radikal yazarı Haluk ŞAHİN’de aynı dili konuşuyor; “Fatih Camii’nde yapılan cenaze törenine 30 bine yakın insan katılıyor. Tarife gerek yok, görünüş, tam bir Afganistan manzarası. Tek fark, kadınların (henüz) burkalı değil, kara çarşaflı olması!”

 

Güneri CİVANOĞLU’da aynı düşünüyor; “O fotoğraflara bakan biri, Türkiye’nin İran’dan farkı olmadığını düşünebilir.”

 

MASMAVİ SULARLA ÖPÜŞEN TURİSTLER AŞKINA

 

Hatta GÜNERİ CİVANOĞLU işi daha da ileri götürüyor ve Masmavi sularla öpüşen yemyeşil çamların gölgesini düşleyen turistleri bu görüntüler rahatsız eder diyor.

 

“Bu tür görüntülerin Türkiye’sini, AB’ye tam üye olarak görmek, Avrupa kamuoyu nabzını yansıtmaz. Avrupa kriterleriyle, yaşam tarzıyla, kültür dokusuyla bırakın örtüşmeyi, teğet dahi geçmeyen farklı getto orası… Ne yazık ki… Sanki Türkiye buymuş gibi algılanabilir.


Gene o görüntülerden sonra, yılda 15 gününü huzur içinde geçirmek isteyen turist, Türkiye’ye gönül rahatlığıyla gelebilir mi? Bütün yıl çalışmış, kendisi ve ailesi için İstanbul’da, Ege’de, Akdeniz’de ağız tadıyla geçireceği bir tatilin fonunu biriktirmiş…

 

Ama masmavi sularla öpüşen yemyeşil çamların gölgesini düşlerken, gazeteler ve televizyonlarda, Irak’ta işlenen cami cinayetlerini andıran ve İranlı mollalara çağrışım yaptıran görüntülerle karşılaşmış.”

 

Zülfü LİVANELİ ise 05.09.2006 tarihli yazısında “İstanbul’un ve bazı Anadolu şehirlerinin dini ağırlığa sahip semtlerini gezdiğim zaman ilk dikkatimi çeken suratlardaki öfke olmuştur.” diyor ve oradan da “Bu olaylar ortaya çıkarıyor ki dinci hareketlerin Allah’la, kitapla, dinle ve gerçekten inanan insanlarla hiçbir ilgisi yoktur. Bunlar örgütlenerek siyaset yapan, ülkenin rantını yemeye çalışan ve hiçbir inancı olmayan gözü kara gruplardır” noktasına geliyor.

 

Biz bu tür yazılara 28 Şubat döneminden aşinayız. TOPYEKÜN SAVAŞ çığlıkları atanların arka planda hangi bankalardan trilyonları nasıl götürdükleri ortaya çıktı.

 

Kalemleri ile bu ülke insanının değerlerine, inançlarına ve yaşam tarzına savaş açanlar bu fırsatı da kaçırmadılar. Belki de bu bir fırsat değil önlerine servis edilmiş bir durumdu.

 

Dört bir taraftan saldırıyorlar. İsmailağa üzerinden Müslümanlara, Sarık ve cübbe üzerinden de İslam’a yükleniyorlar. Çarpıtıyorlar, kışkırtıyorlar ve ispiyonluyorlar.

 

Velhasıl, YABANCI MEDYA-MIZ yine sarık ve cübbe üzerinden İslam’a saldırıyor.

 

 

 

 

EN BÜYÜK SAVAŞÇILAR KADINLARININ CESARETLERİNE BAKILARAK SEÇİLİRLER

Posted in Kitap on Eylül 5, 2006 by mmustafauzun

antik_yunan_tiyatrosu_jpg.jpg

Birkaç yıl önce Anadolu’yu bir uçtan diğer bir uca otobüsle geçiyordum. Mustafa CİHAT’ın albümü yeni çıkmıştı, kulaklığımda o albüm ve elimde kalın bir kitap, bindim otobüse… Popüler kitaplara pek dalmam. Yolculukta da hani kaliteli dediğimiz kitaplardan pek okuyamayız. O yüzden köşede bucakta kalmış, kalın bir roman aramıştım ve bunu bulmuştum; tam isabet… 

Kitap ve albüm birbirlerine o kadar yakıştı ki, bugün bile o eserleri dinlediğimde kitap ve hikaye aklıma geliyor.  Sanırım 600 sayfa civarındaydı kitap. Yemek molalarında dahi durmadan okuyarak kitabı bitirdim. Müthiş bir hikayeydi. Antik Yunan’a dair beslediğim –açık yüreklilikle söylemek gerekirse- nefret duyguları az daha sevgiye dönüşüyordu neredeyse… 

Perslerin saldırısına uğrayan Yunanlılara toparlanmaları için birkaç gün gereklidir. Dünya tarihinin kayıtlara geçen en büyük ordusu ile Yunan yarımadasına saldıran Perslerin geçmek zorunda oldukları bir geçit vardır. Ya bu geçitten geçecekler ya da dağları geçmeleri gerekecek. Dağlardan geçerlerse yunanlılara ihtiyaçları olan zamanı vermiş olacaklar o yüzden geçide doğru yürümeye başlıyorlar. Yunan yarımadası telaş ve umutsuzluk içindedir. Artık işlerinin bittiğini düşünürler ama kahramanlıkları ve savaşçılıkları ile bilinen ISPARTALI’lardan bir grup seçilmiş savaşçı geçidi tutar. ISPARTA Yunan şehir devletlerinden bir tanesidir. Çok az sayıda ki bu savaşçılar geçidi tutarlar. Geçit dardır ve bunun avantajını kahramanlıkları ile birleştirerek birkaç gün değil aylarca Persleri orada tutarlar. Bu sürede Yunan yarımadası umutsuzluktan çıkar, kendine gelir, toparlanır ve ülkelerini savunmaya hazırlanırlar.  Pers ordusu sonunda geçidi geçer ama onlarda hayran kalmışlardır bu direnişe. Saygı gösterirler ölen ISPARTALI’lara. Geçid geçilir ama toparlanmış Yunanlılara karşı savaşı kaybederek, Anadolu’ya geri dönerler.  

 Roman’ın beni en etkileyen tarafı, ISPARTALI’ların kendi aralarında ki bir konuşmasıydı. Askerler komutanlarına nasıl seçildiklerini soruyorlar. Çünkü bu seçim onlar için müthiş bir onurdur. Zaten yazar bu isimlerin sayılması sahnesini çok güzel anlatıyor. Seçilen isimler zafer kazanmışçasına seviniyorlar. Seçilmeyenler üzülüyorlar, kahroluyorlar. 

Komutan diyor ki; Seçilen isimlerin geri dönemeyeceğini herkes biliyor. Yani biz burada öleceğiz. ISPARTALI’lar eşlerini ölüme gönderen bizim kadınlarımıza bakarak durumlarını belirleyecek. Yani onlar ağlarsa herkes ağlayacak, onlar ayakta durursa herkes ayakta duracak. Eğer bizim kadınlarımız dik durursa, ISPARTA dik duracak…Ve ISPARTA dik durursa tüm YUNANLILAR dik durabilecek… BÜYÜK SAVAŞÇILAR, KADINLARININ CESARETLERİNE BAKILARAK SEÇİLİRLER…  

Bu kitap Antik Yunan’a olan nefretimi kısmen yumuşattı.  Vesselam 

NEDEN KUR’AN-I KERİMDEN BİLİMSEL (!) İZLER ÇIKARTMAYA ÇALIŞMAMALIYIZ?

Posted in Makaleler on Eylül 4, 2006 by mmustafauzun

erdemersin_kuran_sayf.jpg 1.Aksinin isbatı mümkün olan, kanunlaşmamış bilimsel meseleleri başka bir konuda delil kabul etmek tehlikelidir, hele de bunu Kur’an’a dayandırarak yapmaya çalışmak iki kez tehlikelidir.

2: İzafiyet Teorisinden, Dünyanın Yuvarlaklığına kadar birçok; “5 yıl öncesinin kesin kabul gören ve Kur’an’a da dayandırılan mucizevi gerçeklikleri” bugün artık tartışılır ve aksi ispatlanır duruma geldi.  Unutmayın yüzyıllarca “bilimsel bir gerçeklik” gözü ile bakılan teoriler bugün gülünerek okunmaktadır.  

3.Ayetleri bilimsel  işaretler ışığında değerlendirmeye çalışmak yararsızdır. Her geçen gün değişen, gelişen ve gerçekliği sürekli tartışmaya açık olan bilimsel konuları değişmez ayetler için bir sağlama mahiyetinde değerlendirmek akıl işi değildir.  

4.İnsan isterse Balzac’ın kitaplarında ya da Mustafa Kemal’in Nutuk’un dan da bazı bilimsel  işaretler çıkarabilir.

5: Mesela Tahrif edilmiş Tevrat’tan akla hayale gelmeyecek kadar “bilimsel” (!) sonuçlar çıkartılmıştır. Ve Kur’an-ı Kerim ile kıyaslanamayacak kadar hakkında yazılmış bilimsel kitaplar bulunmaktadır.  Eğer Kur’an’dan Bilimsel Sonuçlar çıkartmaya çalışanların yolunda yürüyecek olursak Kur’an-ı Kerimi “İlkokul Hayat Bilgisi”, Tevrat’ı ise “Üniversite Fizik Kitabı” olarak nitelendirmemiz gerekecektir.. 

6: İnsanın, elindeki metne bir matematik, biz astronomi kitabı gibi bakması sağlıklı bir yaklaşım değildir. Özellikle, o metnin  sahibi bunun “apaçık bir kitap” olduğunu belirtiyorsa…  Ve delil olarak gösterilen gelişmelerin gerçekliği tartışılıyorsa bu çok yanlış bir yaklaşımdır…

7.  Ama bazı şiirler, şarkılar, kutsallık havası verilmiş metinler özel olarak bu amaçla yazılmış olabilirler; o metinlerden bazı bilimsel  sonuçlar  çıkarmak mümkündür. İbn Arabi gibi müelliflerin bazı eserleri ve bazı Doğu metinleri böyledir. Kur’an-ı Kerim ise böyle değildir. O, insanlara açık bir mesaj iletmek için gönderilmiştir.   

8.: Bazı insanlar Kur’an’dan kendilerince “bilimsel” sonuçlar çıkardıklarını düşünüyorlarsa ve buna inanıyorlarsa, bu yaklaşımları “çok özel” dairede kalmalı, umuma arz edilmemelidir. Çünkü eğer isabetsiz iseler halkı yanıltmış olurlar; yok isabetli iseler, bu şimdi ki zaman için geçerlidir.  Çünkü gelişen bilimsel araştırmalar ve onların sonuçları ileri ki bir tarihte bu delilleri zor durumda bırakabilir 

9: Bunu, sadece dini değil aynı zamanda sosyo-psikolojik bir sorun olarak görüyorum. Müslümanların kendine güven sorununun bu yaklaşımları beslediğini düşünüyorum. Kur’an-ı Kerim’de bilimsel işaretler  olsa ne olur, olmasa ne olur?  

10.  Kur’an-ı Kerim’in tebliğcisi ve ilk yorumcusu olarak Allah’ın elçisi Peygamber efendimiz böyle bir bakış açısını  bize miras bırakmamıştır. Sahabe-i Kiram da Kur’an-ı Kerim’i anlama ve yorumlamada böyle bir usule başvurmamışlardır.  Onlar imanlarını sınamak için; değil mucize aramak, bunu istememişler bile…

11. Kur’an’ı en büyük mucize olarak kabullenmek bize yeterlidir.  

12.“Mucize olarak onlara Kur’an yetmez mi?” Kur’an-ı Kerim misli olmayan büyük bir mucizedir. 

13. Mucize ve delil isteği hiç sağlıklı bir imani yaklaşım değildir. 

14. Yaşanılan kötü örneklere bakılarak Kur’an-ı “Tahrip ve Şüpheli Bakış” açısına getirmemeliyiz.

15.  Unutmayın ki, güneş yükseldikçe gölgeler kısalacaktır!.. Ve sizin güneşin yükselmesinde bu gibi ayrıntılarla bir katkınız olmayacaktır.  Güneş’in daha ne gibi ayrıntısında mucize bekliyorsunuz. Güneş yetmez mi mucize olarak?  

Bu blog sitesi neden var?

Posted in Havadan Sudan on Eylül 3, 2006 by mmustafauzun

Birkaç dost yürek haricinde buraları kimselerin bilmesine gerek yok. Çünkü adresin amacı “genel”e yayın yapmak değil. Hatta “özel” yayın yapma gibi bir amacı da yok.

Çünkü bu blogdan kastım sağa sola savrulmuş, toparlayamadığım yazılarımı burada toparlamak ve yazacağım diğer yazılara da burada hazırlanmak…

Birçok yazımın “ham” hali burada mevcut. Bundan sonra hazırlık yapacağım yazılarıma dair notları da buraya ekleyip buradan takip etmeye çalışacağım.

Hayırlısı…

AKASYA AĞACINDAN BAŞKA KİMSE BENİ SEVMİYOR

Posted in Hüzün on Ağustos 31, 2006 by mmustafauzun

Müthişti… ile başlayacağım ama pek klasik kaçacak…

Ama anlatacak başka kelime bulamıyorum gerçekten de. Muhteşem bir drama.  Gerçekçi bir dil ve olağanüstü etkileyici bir hikaye. Senaryosu ile vurucu hatta şok edici bir UZAKDOĞU filmi. 

Buraya hasbelkader uğrayan birçok isim bu filmi izlemedi ve büyük ihtimalle de izleme imkanı olmayacak. O nedenle film üzerine birkaç cümle kurmam gerekli diye düşünüyorum.

Bir psikolojik gerilim filmi..

Filmi izlemek, görsel güzelliği ile değerlendirmek bambaşka bir şey. O yüzden bu müthiş hikayeyi buraya aktarmam imkansız ve ben maalesef kısaca aktararak geçiştireceğim. İzleme imkanı olan varsa mutlaka kaçırmasın. Yakın çevreye filmi ödünç verebilirim, onu da bir kenara not almak lazım.

Uzakdoğulu ailenin çocukları olmuyor ve öksüzler yurdundan henüz 6 yaşında bir çocuk evlat ediniyorlar. Çocuk farklı bir çocuk. Çok zeki ve bir o kadar da duygusal. Müthiş bir resim kaabiliyeti var ve derdini hep kağıtlara döküyor. Her şeyi resimle anlatıyor. Fakat üvey evlat olmanın acısını taşıyor yüreğinde. Aşırı tepki veriyor buna. Anneannesinin annesine; “Çocuk yapman lazım” yollu sözlerine sinirleniyor ve sert tepkiler veriyor.

Bu arada bahçede ki AKASYA ağacından ayrılmaz oluyor. Sürekli onunla beraber oluyor, onunla konuşuyor, ona bakıyor… Fakat AKASYA kurumuştur , çiçek açmaz, çocukta sevgisini ona verir. Çiçek açsın diye uğraşır, acır ona, kendini onun yerine koyar.  Öksüzler yurdunda çocuğa birileri “annen öldü ve ağaç oldu” dediği için çocuk AKASYA’ya annesine sarılır gibi sarılır. Ondan güç alır. Birde kız arkadaşı olur tabi. Beraber AKASYA ile konuşurlar…

Bir süre sonra bu ailenin bir çocuğu olur ve üvey çocuk daha fazla tepki vermeye başlar. Evi yakmaya çalışır, çocuk doğar ve o bebeği boğmaya çalışır. İçine kapanır, tepki vermez ama annesi ile de tuhaf bir ilişkisi vardır. Annesi AKASYA’dan onu kıskanmaktadır. Çocuk yeni doğan bebekten annesini kıskanıyor, annesi de onu AKASYA’dan…

Ve yağmurlu bir günde çocuk öksüzler yurdunda yaptığı gibi yapar, evden kaçarak AKASYA’nın yanına gider. Giderken üvey annesine; “Sen benim annem değilsin. Senin çocuğun oldu zaten” gibisinden sözler söyler ve kaçar. Annesi de peşinden…

AKASYA ağacının altında birşeyler olur ve biz bunları ancak filmin sonunda hatta herkesin film bitti, kalkalım dediği bir zaman da, film yapım ekibinin isimleri ekranda akarken görürüz.

Çocuk AKASYA ağacının altına kaçınca annesi ağacı kesmek ister. Çocuk karşı koyar ve bilinçli-bilinçsiz annesi balta ile çocuğu öldürür…

“Öldürür”ü buz gibi yazdığımı biliyorum ama filmi izlerken de, bunu yazarken de tuhaf bir ruh hali ile yazdığım gerçeği de göz önünde bulundurulmalı. Filmin son sahnesi müthiş etkileyici ama o gece evin baba’sı da gelir. Çocuğun öldüğünü ve annenin şok geçirdiğini görünce alır çocuğu ve AKASYA’nın altına gömmeye çalışır. Çocuk gömülürken elini kıpırdatır ama baba da insafsızca kürekle defalarca vurarak tam anlamı ile gömer çocuğu… Dede’de görmüştür olanları ve suç ortakları ertesi  gün hiçbir şey yokmuş gibi davranarak çocuğun kaybolduğunu polise bildirirler.

Bir süre sonra hiç çiçek açmayan AKASYA çiçek açar. Çocuk unutulmaz. Çocuğun arkadaşı AKASYA’nın altından ayrılmaz. Evin tüm fertlerine bir haller olmaya başlar. AKASYA’dan kaynaklanan kazalarla  babaanne ve dede ağır kazalar geçirirler. Anne ve baba ise birbirlerini öldürürler.

Filmin en etkileyici sahnesi SON SAHNESİ doğal olarak. Öyle ki o sahne de bunun bir film olduğu gerçeğini unutuyorsun, etkilenmemek mümkün değil… AKASYA ağacının altında birbirlerini öldüren aile fertleri ertesi gün bulunuyor ve yapılan kazı sonucunda çocuğun cesedi de çıkıyor…

Çocuğun “anne” diyerek sarıldığı, konuştuğu, dertleştiği AKASYA’nın kökleri çocuğun cesedini o kadar güzel sarmıştır ki…

Olağanüstü…

UZAKDOĞU sineması holıvıt’ı taklid eden yapımları hariç çok başarılı. Kendilerine ait bir dilleri var. Film baştan sona durağan görünüyor ama araba sahneleri, patlamalar filan olmadan adamlar aksiyonu sağlamışlar.  Hele benim gibi tek ve gece-sessiz izleme imkanınız varsa bu duruma şahit olmamanız imkansız.

Film bitti, hatta filmin hemen akabinde yazdığım bu yazı da bitti ama sanırım çocuğun o masum yüzü ile;  AKASYA AĞACINDAN BAŞKA KİMSE BENİ SEVMİYOR sözü uzun süre aklımdan gitmeyecek.

Vesselam

 

FİLMİN KÜNYESİ:

Akasya (Acacia)

Yönetmen: Ki Hyung Park

Senaryo: Ki Hyung Park

Görüntü Yön.: Hyeon-je Oh

Kurgu: Seong-weon Ham

Yapımcılar: Sungkyu Kang, Ki Hyung Park, Yeong-shik Yu 

Yapım: 2003, Güney Kore

Süre: 104 dak.

Tür: Korku, gerilim

Oynayanlar: Hye-jin Shim, Jin-geun Kim, Oh-bin Mun

Vizyon Tarihi: 21.01.2005

Neden hüzünler sahtekarlık kokuyor hep?

Posted in Umut on Ağustos 29, 2006 by mmustafauzun

Aslında “hep” demek yanlış biliyorum.

Ama genelde böyle…

Neden??

Hüzün insanların en zayıf tarafı mıdır?

Hüzün insanların istismar tarafı mıdır?

Neden “her hüzünde” bir “yalan” vardır.

İnsanlar, “öldüm, bittim muhabbetlerini” neden daha fazla kullanırlar?

Hüzün, zayıflık mıdır?

Hüzün, mazoşistlik midir?

Hüzün, aldatmak mıdır?

Muhakkak tam olarak böyle değil. Ama bir yakınlık olduğu kesin. Hüzün işin kolay tarafı ve insanlar hüznü daha fazla benimsiyorlar.

Bu doğal bir süreç aslında. Herkes hüzünlü olabilir ama çoğu insan umudu beceremez.

İnsanlar herşeyde bir hüzün bulabilirler ama hüzünde bile bir umudun olduğunu görmezler.

Hüzün kolay, umut zor.

İnsanlar kolayı seçip bolca hüzünleniyorlar.

Hüzünlü şarkılar yazılıyor sürekli…

Ağlamaklı oluyor şiir okuyucuları…

Köşelerine çekiliyor genç aşıklar…

Hikayeciler daha çok “hüzün üzerine” yazıyorlar…

Hüznü ve umudu yaratana şükürler olsun.

Ama umut dolu günler, umut dolu yarınlar ve umut dolu yürekler temennisiyle…

Vesselam

FUTBOL ASLA SADECE FUTBOL DEĞİLDİR

Posted in Havadan Sudan on Ağustos 29, 2006 by mmustafauzun

“Futbol asla sadece futbol değildir” diyen Simon Kuper’i kesinlikle dikkate almalıyız.

 Milyon dolarların söz konusu olduğu bir piyasa 22 kişinin kontrolüne bırakılamaz. Başka çok az sektörde dönen paralar futbol piyasasında havada uçuşuyor. Transferlere milyon dolarlar harcanıyor. Yayınlardan, reklamlardan, ve stadyumlardan çok yüksek miktarlarda paralar kazanılıyor.

İşte bu yüzden sokak aralarında okul sonrası top koşturan ilkokul çocukları öğretmen olmaktan ziyade Futbolcu olmak istiyor. Aileler de  çocuklarının doktor olmasından daha çok futbolcu olmasını tercih ediyorlar. Çok büyük ve aynı hızla büyüyen bir sektörle karşı karşıyayız.

Dünyanın en cazip işi futbol. 

Devlet başkanlarından ilkokul çocuğuna kadar herkesin hayatını bir şekilde etkiliyor. Borsalar karışmakta, ekonomiler canlanmakta, sokaklar dolup,boşalmakta ve bazen de hayat felç olmakta. 

Futbol; İnsanlık tarihinin en ortak noktalarından birisi oldu.

Dünya kupaları bu dinamizmin zirvesini oluşturuyor. 3 Milyar insan bu vesile ile ekranlarının karşısına geçiyor ve küresel bir oyunun saha kenarı oyuncuları oluyorlar.

Belki de asıl futbol, sahalarda değil de kapalı kapılar arkasında oynanıyor.

Çoğu işadamı olan klüp yöneticileri her maçın sonrasında sahada oynanan oyundan çok, teşvik primlerinden, hakem hatalarından söz etmekteler.

Elbette futbolu sadece saha içerisinde oynanan masum bir oyun olarak göremeyiz. Bu oyuna devlet başkanları, diktatörler, din adamları ve ilkokul çocukları da dahil.

Ama en çok da Yeni Dünya Düzeninin mimarları… Futbol bir oyundur fakat sadece yeşil sahada oynanmayan bir oyun!!! 

Bağdatlı annelerin yürek parçalayan acılarına ortak olamayan bizler neredeyiz?

Posted in Hüzün on Ağustos 29, 2006 by mmustafauzun

Ana gibi yar, Bağdat gibi diyar olmaz… sözü bizim alnımıza yazılmıştır.

“Irak bize ırak değildir…” 

Bağdat bizim şehrimizdir…

Musul sokaklarında bizim türkülerimiz söylenir…

Kerkük’te ağlayan analar bizim analarımızdır…

Sıkılan her yumrukta, akan her damla kanda ve gökte yankı bulan her öfke cümlesinde bizim soluğumuz var…

Irak bizimdir…

…..

Son 2 yılda katledilen 300.000 can bizim canımızdı…

Yaralanan, sürgün edilen insanlar bizim insanımızdı…

Geceleri evlerinden alınan ve kendilerinden bir daha haber alınamayan babalar, vahşi işkencelere maruz kalan genç kızlar, okul yolunda şehit edilen çocuklar bizimdi…

Hastalıkların ve açlığın pençesinde can veren 1.000.000 bebek bizim geleceğimizdi…

Parçalanan bedenler, aç köpeklerin hedefinde ki cesetler, yıkılan binalar, vurulan camiler, kirletilen namuslar, dökülen gözyaşları bizimdi…

Bağdatta, Felluce’de, Ramadani…

Kan damlayan gözyaşlarında biz varız…

Peygamberlerin, sahabelerin, İslam alimlerinin ve evliyaların diyarı o masum topraklarda biz varız…

Kapısında yaşlı anaların duaya durduğu İmam-ı Azam’ın türbesinde biz varız…

Bombaların yıkamadığı Abdulkadir Geylani Hazretlerininin türbesinde biz varız…

Nur yüzlü Peygamberin gözbebeği torunlarının türbesinde ve Hazreti Peygamber’in can yoldaşı Hazreti Ali’nin Kabri Şerifinde biz varız…

….

Peki şu anda biz neredeyiz? 

Peygamberlerin, sahabelerin, evliyaların ve alimlerin üzerlerine bombalar yağarken biz neredeyiz?

İmam-ı Azam’ın türbesi yakılırken, Abdulkadir Geylani hazretlerinin türbesi bombalanırken biz neredeyiz…

Hazreti Alinin ve Gül Yüzlü Peygamberimizin çok sevgili torunlarının Kabri Şerifleri conilerin postalları ile kirletilirken biz neredeyiz?

Bağdatlı annelerin yürek parçalayan acılarına ortak olamayan bizler neredeyiz?

….

Son haçlı seferlerine seyirci kalmayın…

Savaşın ilk kurbanı olan “gerçeklere” seyirci kalmayın

Adları Ahmet ve Muhammed olduğu için katledilen çocuklara seyirci kalmayın…

Felluce’ye, Kerkük’e, Musul’a, Süleymaniye’ye, Ramadani’ye ve Bağdat’a seyirci kalmayın…

….

Vicdanlarınızı susturmayın…

Yüreğinize ses verin…

….

“Irak bize ırak değildir”Ve İRAN’da IRAK olmasın… 

İSLAM DÜNYASINA BATININ PENCERESİNDEN BAKMAK

Posted in Makaleler on Ağustos 29, 2006 by mmustafauzun

Batının penceresinden bakmak…

lover_islam.jpg
İslam Dünyasının Batı karşısında gerilemeye başlamasının nedenleri zihinleri hep meşgul etmiştir. Bu durumu “Dinden uzaklaşmak” ile açıklayanlar olduğu kadar “Dinde ısrar etmek” ile de açıklayanlar olmuştur.

Elbette Batı’nın kendi çözümsüzlüklerini dinden uzaklaşarak kendince çözmesi ile İslam Dünyasının dine yaklaşımı aynı değildir. Veya şöyle söyleyebiliriz; Dinin Batı ve İslam Toplumlarındaki konumu farklıdır…

Yalnız şurası bir gerçektir ki; Altın Çağlarını yaşayan İslam Dünyası bir müddet sonra hemen her alanda bir durgunluk içerisine girmiş, özgür düşüncenin önündeki engeller artmış, hayatın her kademesi bir şekilde yozlaşmış ve bu dünyaya dair yeni açılımlar getirememiş dolayısı ile askeri olarak ta Batı karşısında bir gerileme içerisine girmiştir. Sonrasında gelen 200 yıllık çözülme ile de İslam Coğrafyası’nın her tarafı işgal edilmiş, sömürülmüş ve kukla diktatörlerce yönetilmeye başlanmıştır.

İslam Dünyasının gelişmeleri hızlı bir şekilde fark ettiği söylenemez ama en azından bir süre sonra bu amaçla çalışmalar başlamış, önleme konusunda birtakım adımlar atılmış ama maalesef sorunun kaynağını belirleyemeyen İslam Dünyası, çözümü hep Batı tarzı yollarda harcamış ve her defasında bu hüsranla biten bir son olmuştur. Eğer İslam Dünyasında ortaya çıkan bütün çözüm yollarına, aktörlerine ve bunların akıbetlerine etraflıca bir bakış atacak olursak bu hususta en azından bir fikir edinmiş oluruz.

Aslında Batılılar için karanlık çağ demek olan Orta Çağ bizim için Altın bir Çağ sayılırken sonrasında yaptığı atılımlarla Batı Dünyası açıklarını kapatmış ve askeri-sosyal-ekonomik olarak İslam dünyasının üzerine doğru gelmeye başlamıştır.

İslam Dünyası bu duruma tarihsel birikimi ve kaynakları sayesinde 200 yıldan daha fazla bir süre dirense de sonuç itibarı ile bugün gelinen noktada Batı hemen her alanda İslam dünyası üzerinde hissedilir bir şekilde ağırlığını ve baskısını artırmıştır.

Açık veya kapalı, eski veya yeni bir şekilde İslam Dünyası işgal altındadır.

Kendi değerlerini dikkate almayan, gerilemeyi Gazali’ye neden gösteren, kitap merkezli bir hayatı yaşamlarının ana eksenine koyan Orta Çağ/Altın Çağ Müslümanlarını cahillikle suçlayan, bugün Batı ürünü olarak gösterilen tüm Bilim dallarının ana temelini oluşturan Müslüman İlim Öncülerini tanımayan ve en nihayet bugün gelinen noktada Batı Dünyasının üstünlüğünü kabullenmiş olanların Batılı Bakış Açıları nı kesinlikle sorgulamalıyız.

Dünyanın kalbi bir dönemler buradan, bizim yüreğimizin attığı yerlerden atıyordu. İstanbul, Kahire,Bağdat, Endülüs, Buhara, Şam, Taşkent, Antakya, Kudüs, İskenderiye, Belh, Gazze, Konya….. dünyanın ilim merkezleriydi.

Tüm bilimsel gelişmeler Müslümanlar tarafından takip ve tahlil ediliyor, koruma altına alınıyordu. Her alanda büyük alimler yetişiyor ve sonrasında ki Batılı aydınlanmanın temellerini oluşturuyordu. Batı karanlık bir çağda yaşarken İslam Dünyası özgür ve ferahtı… İnsanlıktan uzak bir yaşam süren Batı Dünyasının Doğu özlemi aslında bundan dolayı haklı nedenlere dayanıyordu.

Ama İbn-i Haldun’un ifadesinde olduğu gibi “Medeniyetler de insanlar gibidir; doğar, büyür, gelişir, olgunlaşır, yaşlanır ve ölürler”

Ve şimdi, 200 yıldır tüm İslam dünyası için önerilen ve “Batı’dan medet uman, Batı tarzı kurtuluş yolları öneren” sahte çözümler iflas etmiştir artık. 200 yıllık süreç sonrasında İslam dünyasında ki bilimsel,ekonomik,siyasal ve askeri sorunlar hiç düzelmemiş bilakis daha da derinleşmiştir.

Doğunun efendisi olmak varken Batıya köle olma isteklisi Türkiye şeklinde de açıklanabilen söylem aslında Batı tarzı bir düşüncenin ürünü olan ve son kullanma tarihi geçen diğer tüm söylemlerden daha mantıksal temellere oturuyor.

Sanırım söylenebilecek en iyi söz, pencerelerin artık değiştirilmesi gerektiğidir…

Vesselam…

VEFA SIRASI ŞİMDİ OSMANLININ TORUNLARINDA….

Posted in Umut on Ağustos 29, 2006 by mmustafauzun

Bu acıyı en iyi biz hissederiz.  Osmanlının en zor günlerinde ve Anadolu’dan binlerce kilometre uzaklıkta kardeşlerinin acısını yüreklerinde hisseden çaresiz bir halk şehrin meydanında toplanmaya başlamıştır.  

Osmanlı için yardım sandıkları açılmış, herkes ellerinde ne varsa buraya yetiştirmektedir.  Genç kızlar çeyizliklerini, öğrenciler harçlıklarını velhasıl herkes ne imkanları varsa “Osmanlıya ulaşması için” buraya taşımaktadır.  

Pakistan toprakları o yıllarda İngiliz hakimiyetindedir ve o esnada Meydanda görevli olan İngiliz Subayının daha sonra Hindistan Arşivi adı ile de kitaplaştıracağı anılarında şu müthiş olay anlatılmaktadır; “Herkes elindeki her şeyi Osmanlı’ya yardım için getirip bırakıyordu. Bir ara kalabalık telaşlandı, bir hareketlilik görüldü. Kucağında bebek bulunan fakir bir kadın can havliyle sağa sola koşuşturuyor, ‘Yok mudur bir hayırsever, Allah rızası için bu çocuğumu satın alsın, bedelini Osmanlı’ya göndereyim.’ diyordu. Herkes şaşkın, herkes perişandı. Yürekler parçalanmıştı sanki. Kendisinden binlerce kilometre ötede ve hiç tanımadığı insanlar için bu fedakarlık yapılır mıydı? Neyse ki bir hayır sahibi kadın adına istediği meblağı yardım sandığına, çocuğu da annesine bıraktı.” 

Unutulmuş sayfalarımıza yeniden göz atmamız nice fedakarlıkları hatırlamamıza neden olacaktır.  Mesela 93 Harbinin en karanlık günlerinde Urdu Ahbar adlı bir Pakistan gazetesinde 17 Agustos 1876 günü “Türkler için yapabileceğimiz her şeyi yapmak bizim için farzdır; zira yeryüzünde Müslümanların taşıdıkları haysiyet Türkler yüzündendir.” Üst başlığı ile bir yardım kampanyası başlatılmış ve o tarihler için muazzam sayılabilecek 125.000 Osmanlı Lirası İstanbul’a ulaştırılmıştır.  Yine 1897 Osmanlı-Yunan savaşında Karaçi halkının İstanbul’a çektiği bir telgraf metninde yer alan şu ifadeler de kayıtlardadır: “Bütün servetimiz, evlerimiz, mülklerimiz, bedenimiz ve ruhumuz büyük İslam hükümetinin yoluna feda olsun.”  

Yine 1911 Trablusgarb Savaşı sırasında Osmanlı Devleti’ne haksız yere savaş açan İtalyan hükümetini ve mallarını boykot için Pakistan’da müthiş bir miting düzenlenir ve “Bir kuruş bile düşman cebine gitmemelidir, tüm İtalyan malları boykot edilmelidir.” Kararı alınır.  Sebilürreşad dergisi bu boykotun maliyetinin İtalyanlara yıllık en az 5 milyon sterlin olduğunu not etmiştir  Birinci Dünya Savaşı yılları tam bir kader imtihanı idi o insanlar için. Bir tarafta ülkenin hakimi İngilizler bir taraftan gönüllerin hakimi Osmanlılar vardı.  

Binlercesi hapsedildi, bütün aydınları sürgün. Gazeteleri kapatıldı. Yine de yürekleri Osmanlı için çarpmaya devam etmişti.  Mevlana Muhammed Ali’nin Comrade gazetesinde yer alan “Türklerden bizim için de dua etmelerini bekliyoruz, zira sadece onlar bizim ızdırabımızı ve çilemizi tahayyül edebilirler.” ifadeleri belki de başka söze hacet bırakmayan netliktedir.  

Ve savaşın akabinde yaşanan sonu belirsiz bir fedakarlık imtihanı… İngiliz hükümetinin resmi tarihçisi Theodore Morison’un gözlemleri şöyledir: “Peşaver’den Argot’a bütün Pakistan Müslümanları Türkiye üzerine yoğunlaşmışlar. Evlerine kapanmış kadınlar bunun için gözyaşı döküyorlar… Artık başka hiçbir şey konuşulmuyor ve düşünülmüyor.”  

O günlerin halet-i ruhiyesini destansı bir şekilde bize aktaran bir başka kayıt sahibi de şair Muhammed İkbal’dir. Lahor’da binlerce kişinin katıldığı bir Osmanlı gündemli toplantıda dudaklarından şu sözler dökülür: “Bu dünyadan göçmüştüm. Melekler beni rahmet ayetinin sahibi Hz. Peygamber’in huzuruna çıkardılar. Hz. Peygamber buyurdu: ‘Ey Hicaz bahçesinin bülbülü, senin her goncan senin terennümünün ateşi ile ısındı, senin gönlün aşk şarabıyla coşkundur. Senin coşkunluğun Allah’a secde ve niyazda bulunmaktır. Dünyanın alçaklığından göklere doğru uçtuğun zaman melekler sana yüksekliğin sırrını öğrettiler. Cihan bahçesinden çıkıp bana bir koku gibi yaklaştın, söyle bana ne gibi bir hediye getirdin.’ dedi. ‘Ya Muhammed (sas) varlık aleminde binlerce gül, lale var; ama ne renk ne de koku hepsi vefasızdır. Yalnız bir şey getirdim; bir şişe kan ki eşi yoktur cennette bile. Bu senin ümmetinin namusu, vicdanıdır. Bu, şehid Mehmetçiğin kanıdır.’ dedim.”  İslam dünyasının çilekeş coğrafyası Pakistan yine taze bir acıyla gündeme geldi. Öyle bir acı ki ne yürekler taşıyabilir ne de kelimeler ifade edebilir.  

Bu acıyı ancak biz hissedebiliriz. Sözün bittiği yerdeyiz şimdi.  Rahmet ve mağfiret ayında vefa sırası bizde.  

Nice milyonlar, viraneler arasında bir ses bekliyor. Nice yetimler, başlarını okşayacak bir şefkat eli bekliyor.  Şimdi hep birlikte her nefeste Pakistan’a “yalnız değilsiniz” demenin ve nice yıllar içinde birikmiş bir borcun ödenmesinin vaktidir.  

O Pakistan ki halkı en sıkıntılı günlerimizde hep bizimle olmuş, gün gelmiş yürekleri kendi dertlerini unutup bizim için çarpmış, gün gelmiş kendilerini Türkiye’nin bir vilayeti olarak takdim edecek kadar bizimle olmuş, hatta belki de yeryüzünde eğer varsa bizi bizden çok sevebilmiş, dostluğun, kardeşliğin, kadirşinaslığın, vefanın, fedakarlığın dünya durdukça parlayacak en mümtaz misallerini sergilemiş çilekeş bir halktır.  Evet vefa sırası Osmanlı’nın torunlarındadır şimdi….  

O ‘fakir kadın’ın halkı şimdi bizden bekliyor aynı duyguyu.  Deprem’in hemen sonrasında Pakistan büyükelçiliğine gelen o işsiz Anadolu gencinin hafızalarımızı yeniden tazeleyen, kardeşlik ateşimizi alevlendiren, umudumuzu ve aşkımızı yenileyen o anlatılmaz tavrına milletçe sahip çıkmanın vaktidir şimdi… 

Eşinin tek altın bileziğini bırakan ve “Bunu mutlaka almalısınız, bu bilezik bir vefanın göstergesidir, almalısınız çünkü hanımım bu bileziği geri götürsemde kabul etmeyecek, bu bilezik Pakistan’lı kardeşlerimizindir” diyen ve Pakistan Büyükelçisi dahil herkesi gözyaşlarına boğduktan sonra sessizce çıkıp giden o İşsiz Anadolu çocuğu gibi olmanın tam vaktidir şimdi…  Bu rahmet ve mağfiret ayında dualarımızda, iftar sofralarımızda onlarla beraber olmak vaktidir.  

Şimdi bizim de tarihe onlar gibi bir kardeşlik ve vefa sahifesi daha kaydetme zamanıdır.  Şimdi Pakistanlı kardeşlerimize bir el uzatmanın zamandır… 

Şimdi Ramazan gibi bir Ramazanın zamanıdır.  

Çocukça bir umutla geleceğe bakan herkese selam olsun

Posted in Umut on Ağustos 29, 2006 by mmustafauzun

Çocukça bir sesle seslenen…

Çocukça bir sevda ile dünyayı okuyan…

Ve çocukça bir umutla geleceğe bakan herkese selam olsun…

“Kaçan bir gol kadar bile üzülmedik

Çocuklar ölürken o siyah Afrika’da” 

diyor ya İbrahim TENEKECİ… Sanırım bu dizeler derdimizi  tam olarak açıklıyor.

Bu mısralarda küresel arenanın MAZLUMLARINI, ZALİMLERİNİ ve ZULME RIZA gösterenlerini görmek mümkün…

Şiirin sesini ve etkisini biliyoruz ve İbrahim TENEKECİ’ye teşekkür ediyoruz.

Bence şiirle çocuk yüreklerinin ağıtlarını, hasretlerini ve özellikle umutlarını seslendirmek gerek.

Ama dün Kafkasya’dan gelen çığlıkların, umut tohumlarımızı yeşertmesini beklerken; bugün Bağdat’tan gelen çocuk ağlamaları ile hayallerimizin yıkımını yaşadık.

Oysa kimseye hayatta kalmak dışında zarar vermiyordu yeryüzünün tüm çocukları…

Hayatta kalmamız eğer birilerini korkutuyorsa bilinsin ki bizler hayatın çocuklarıyız ve hayatın tam ortasındayız. Birimiz Çeçenistan’da direniriz, birimiz Duşambe’de katlediliriz.

Oysa biz şiirlerimizde çocukları umut teması yapmak isterdik. Ağlayan çocukları sadece doğduklarında görseydik keşke… Veya emeklerken düşüp dizini incittiğinde duymak isterdik ağlama seslerini sadece..  

Oysa biz daha çok umudun adını koymak isterdik.

Coğrafyası neresi olursa olsun doğan her çocuk İslam fıtratı üzeredir ve onun katli bizim aczimizden başkası değildir.

Aczimizi bir nebze olsun bertaraf ederek karanlık adamlara inat umut türküleri söyleyelim burada…

Siz de bizim türkümüze eşlik etmek için burada olduğunuz için sağolun.

İyi ki beraberiz, iyi ki buradasınız…

Saygılarımı sunuyorum.

Dünyanın diğer ucu ile iletişime geçen insan yan komşusunu tanımıyor.

Posted in Havadan Sudan on Ağustos 29, 2006 by mmustafauzun

Dünyanın diğer ucu ile iletişime geçen insan yan komşusunu tanımıyor.

Her ev farklı bir hayatı yaşamakta ve evler arasında bir duvardan daha fazla engel bulunmakta…

Dünyanın diğer ucu ile iletişime geçen insan yan komşusunu tanımıyor.

Merdiven aralığında karşılaşmak haricinde komşular birbirini görmüyor.

Çocuklar oynamaya Fatma Teyzelere değil, anneleri ile beraber “site parkına” gidiyor.

İnsan yalnızlaşıyor.

İnsanlar iletişim araçlarının en yaygın olduğu bir çağda iletişimsizlikten yakınıyor.

Cep telefonları ve e-mailler derde deva olmuyor.

Her daire ayrı bir dünya ve bu dünyalar arasında en ufak bir bağ yok.

Yalnızlık sitedekiler için olağan bir durum

Çocuklar sokak aralarında yakalamaç, saklanbaç, sek sek ve yakartop oynayamıyor. Kadınların altın günleri, çay saatleri artık yok. Hayat, iş yerleri ve evler arasına sıkışmış.

Toplu taşıma araçları bir siteden daha fazla ortak yaşam alanı sunuyor. Aynı apartmanda oturanlar toplu taşıma araçlarında tanışabiliyor. Mahalleler, çıkmaz sokaklar hızla yerlerini sitelere terk ediyor. Artık sokaklarda bağıra çağıra oyunlar oynayan çocuklar pek yok. Çünkü çocuklar bilgisayarlarda oyun oynuyor.

Pencereden pencereye küçük tatlı atıştırmalar, sohbetler, yakınmalar yok. Sabahları çocukların çığlıkları ile uyanmıyoruz. ÜüKimin hastası var , kimin ne derdi var, kimin ne sevinci var, kimin oğlu askere gidecek, kimin gelinlik kızına görücü gelecek, kimin evinde çeyiz hazırlıkları yapıldığını bilmiyoruz.

Toplumsal olarak büyük bir değişim yaşıyoruz. İnsanın doğasına aykırı olan bu durum beraberinde çözülemeyecek sorunlar getiriyor. Dört duvar arasına sıkışan insanlar bir çıkış yolu arıyor.

Siteler ve apartman daireleri insanı kalabalıklar içerisinde yalnızlaştırıyor.
Buna karşılık apartman hayatından bunalan insanların her gün yeni yeni sitelerin yapılmasını olağan karşılamalarını nasıl yorumlamalıyız?

SIRA ARKADAŞI PARKTA OYUN OYNARKEN, O AYNI PARKTA AYAKKABI BOYUYOR…

Posted in Hüzün on Ağustos 29, 2006 by mmustafauzun

Ali, Çizgi Film izleyemiyor. Sıra arkadaşı parkta oyun oynarken, o aynı parkta ayakkabı boyuyor…

Küçücük yaşına rağmen boyundan büyük sorunlarla uğraşıyor…

Okul sonrası geldiği parkta mahzun bakışlarla müşteri bekliyor.

Gördüğü herkesin önce ayağına sonra yüzüne bakıyor.

İlk boyadığı ayakkabı ile bir simit alacak.

Sonra ki paraları ise biriktirmek zorunda…

Arada bir dalıyor gözleri.

Parkta oynayan çocukları gördükçe duramıyor yerinde…

Koşmak, oynamak, yaramazlık yapmak istiyor.

Kazanamadığı paralar yüzünden değil, kırdığı camlar yüzünden azarlanmak istiyor…

Sonuçta bir çocuk o…

Çocukça oyunlar buluyor.

Boya Sandığının başında oyunlar buluyor.

Çocukça sevinçleri yaşıyor…

Herşeye rağmen gülüyor Ali…

Bütün savaşlar anneler için mağlubiyeti işaret ediyor

Posted in Hüzün on Ağustos 29, 2006 by mmustafauzun

mmustafauzun_hhhhh.jpgIrak!… Filistin!… Çeçenistan!… Afganistan!…   Acının sıradan bir olay olarak kabul edildiği coğrafyalarda bu acıdan en fazla Anneler nasiplerini alıyor… 

Anneler üzülüyor, anneler acı ile birlikte yaşamaya mecbur bırakılıyor… Çocuklarının yere düşerek ayağını burkmasına hüzünlenen anneler;  acının kol gezdiği coğrafyalarda aynı bedenlerin cansız bir şekilde yere düşmesine dayanmak zorunda kalıyor…  

Savaş en çok onlardan fedakarlık istiyor…. Savaş sürüyor ve onlar kaybediyor… 

 Anneler  bütün savaşlardan yenik ayrılıyor… 

Bütün savaşlar anneler için mağlubiyeti işaret ediyor sadece… Her kurşun cephede ki genç ile beraber annelerine de saplanıyor aynı anda… 

Her yaralı asker sayısı kadar da yaralı anne var… …. 

Kaybetmenin acısı yüzlerine yansır annelerin.  Çeçen bir annenin yüzünde görebilirsiniz acıyı…  

Iraklı bir annenin yüreğinde ki isyankar acıyı yüzünden okuyabilirsiniz…  Hüznü ve çaresizliği okuyabilirsiniz Filistinli bir annenin yüzünden… 

Muhammed Durra’nın annaesine sorabilirsiniz acıyı…. Anlatır size acının en uç noktalarını Filistinli Seniha… 

Çocuklar ölüyor, anneler kaybediyor…. 

Savaş sürüyor, anneler kaybediyor…

Yavrusu kollarında can vermiş bir anne…

Posted in Hüzün on Ağustos 29, 2006 by mmustafauzun

mmustafauzun_resim.jpgBir anne düşünün, genç bir anne… Katil İsrail Ordusu tarafından evi başına yıkılmış.

Peygamber katili bir anlayış tarafından ailesinin tam 13 ferdi bir anda katledilmiş ve kendisi de yıkıntılar arasında kalmış, can vermiş.

Fakat yürekleri parçalayan başka bir şey vardı dün ajanslara yansıyan resimlerinde. İğrenç, ibret verici, yakıcı, diriltici, vurucu bir resim…

Henüz 10 günlük yavrusu ile beraber şehit düşmüştü o genç anne. Hem de henüz doyamadığı yavrusuna sarılarak, onunla beraber…

Resme bir bakın… Eğer yüreğiniz elveriyorsa bir daha bakın. Genç bir anne ve onun kollarında ki henüz 10 günlük yavrusu…

Anne yıkıntıların arasında kalmış ama kolu bırakmamış yavrusunu, sarılmış sarılmış sarılmış… Acaba o anne evi başına yıkılırken, katil bir ordunun füzeleri başına inerken ne düşünüyordu?

Kavramış anne; bombalara, katillere, stratejik ortaklıklara, lak lak edebiyatlarına, sözde Müslüman devletlerin ve halkların sessizliğine karşı masum yavrusunu…

Kollarında can vermiş kendisi ile beraber yavrusu.

Yani kaybetmiş anne, yenilmiş bir daha… Son 1 ay içerisinde kendisi gibi kaybeden 1000 can gibi Wehbeh ailesinin annesi de kaybetmiş.

Ya da kaybeden bizler miyiz?

Kim kaybetmiş sahi? 

Bu vesile ile bir anda 13 fertlerini kaybeden Wehbeh ailesine ve onların henüz 10 günlükken şehadete kavuşan yavruları Waad’ın ruhuna birer Fatiha gönderelim.

Bir umut olalım onlar için, bir dua…

Bir dua yollayalım katledilen kardeşlerimize, çocuklara, gençlere, yaşlılara…

Bir sevgi cümlesi kuralım, bir slogan atalım, bir damla gözyaşı dökelim.

Çünkü o mazlum kardeşlerimizin para kadar, silah kadar, uluslararası destek kadar DUA’ya, UMUD’a, SLOGAN’A ve SEVGİ’ye de ihtiyaçları var.

Bir umut, bir dua ve mektup lütfen… 

Hayatımız, ölümümüzü ve ibadetlerimiz Âlemlerin yaratıcısı için değil de kimin içindir?

Vesselam

MUHTEMEL BİR GELECEK İÇİN ASLOLAN GELECEĞİ ISKALAMAK

Posted in Havadan Sudan on Ağustos 29, 2006 by mmustafauzun

armine_esarp10.jpgEğer başı-örtülü iseniz ve bir gelecek kaygısı taşıyorsanız işiniz biraz zor.

Ama çaresiz değilsiniz. Muhtemelen şehrinizde veya ilçenizde FEM veya benzeri bir dershane vardır ve bu konuda oldukça rahat davranırlar.

Hizmet gayesi ile başınızı açabileceğinizi, durumu idare edebileceklerini, Allah’ın rahmet sahibi olduğunu, affedici olduğunu ve hatta başı örtmenin de furuat’tan ibaret olduğunu ifade ederler.

Artık sizde gönül rahatlığı ile başınızı açar, derslere katılır, durumu kurtarmanın hazzı ile daha bir şevkle hizmete bağlanırsınız.

Ama gelecek kaygısı yakanızı bırakmaz. Dershane biter, ÖSS sınavı… Onu geçersiniz Üniversite… Onu geçersiniz memuriyet ve hatta özel sektörde bile hizmet kaygısı ile başınızı açabilirsiniz. Vakıa, öyle olmuştur.

Başörtüsü, kamusal alanda farz, evde serbesttir. Başörtüsü ev harici her yerde farzdır fakat şimdilerde sadece evde başörtüsü bağlanmaya başlandı. Devran tersine döndü yani.

Hizmet adına, Türkiye gerçekleri adına, yasakların gücü adına maalesef bu durum doğal kabul edilmeye başlandı.

Yamul(t)maya gerek yok. Başı örtmek mü’min hanımlara farz. Açabilirsiniz elbette. Bunu belli nedenlere de bağlayabilirsiniz. Bu, insan olmanın verdiği bir hak; hata yapma, günah işleme hakkı yani.

Fakat hata’yı doğallaştırmamak gerekiyor. Örtünme şartını Hz. Rahman koydu ve kimse bunu kendince sebeplerle kaldıramaz. Hele muhtemel gelecek kaygıları bir farzı yok saymaya götüremez insanı. Bu işin sonunda ölüm yok. Ölüm aşamasında domuz eti yemeye benzemez bu iş.

1 yıl sonra Üniversite’ye girmek, 5 yıl sonra doktor olmak, 35 yıl sonra emekli olmak… hepsi muhtemel gelecekler arasındadır. Fakat hangi muhtemel gelecek aslolan geleceği ıskalamamıza neden olabilir ki?

Olay bu kadar basit değil biliyorum. Dert, sıkıntı ve hüzün, gelecek kaygısı nedeni ile aç kapa artema’ya dönüşenlerle sınırlı değil.

Üslubumun keskinliğini bağışlayın, reddedici bir tavrım yok aslında.

Elbette herkesin bir nedeni var. Fakat hiçbir neden günah’ı bir gelecek endişesi ile normal göstermenin vebalini kaldıramaz.

Vesselam

Doğan her güneş umuttur mü’min’e

Posted in Umut on Mart 21, 2006 by mmustafauzun

umutlogo1.jpg