Kara kıta Afrika’dayız. Asırlardır uyutulan, sömürülen ve yağmalanan kıta’da…
Tarihi, zenginlikleri ve özellikle zihinleri sömürülmüş kara kıta’nın en ucunda kardeşlerimizle bayramlaşıyor, kurbanlaşıyor ve yakınlaşıyoruz.
En yakın komşumuza bayramlaşmaya gider gibi çıktık yola. Şimdi fark ediyorum ki farklı hemen hiçbir şey yapmadık. Normal bir yolculuk bu. Sadece mesafeyi metrelerle değil binlerce kilometre olarak hesaplıyorsunuz, o kadar. Yoksa karşı komşuya bayramlaşmak için gitmekle Mozambik’e, Güney Afrika Cumhuriyeti’ne bayramlaşmaya gitmek arasında hiçbir fark yok. Komşunun çocuklarına vermek için cebimizde şeker ve balon taşırken şimdi onları bavullarda taşıyorduk. Tek fark bu.
Bir aya yakın süren çalışmamız ülke ülke, bölge bölge hatta köy köy tüm Güney Afrika’yı kapsıyor. Kardeşlerimizle bizi buluşturan, Cansuyu’nu arada köprü kılan, kalplerimizi birleştiren, tebessümlerimizi güçlendiren, Anadolu’nun selamını Afrika’ya ilettiren ve Selamun Aleykum pasaportu ile yüreklerimizi birbirine kavuşturan Rabbimize şükürler olsun.
Bizi oraya, orayı bize bağlayan bu bağa sonsuz şükürler olsun.
WHITES ONLY, SADECE BEYAZLARA
Bahreyn’den aktarmalı uçağımız Johannesburg havaalanına inerken İsrail bayraklı uçaklar çarpıyor gözüme. 1994 devrimine kadar şehrin en güzel yerlerinde “WHITES ONLY” yani “SADECE BEYAZLARA” yazısının asıldığı Güney Afrika Cumhuriyeti’nin 3 başkentinden biri olan Johannesburg’da sıcak bir karşılama kadar sıcak bir hava’da karşılıyor bizi. Soğuk bir İstanbul gününü arkamızda bıraktığımız için kırk derecelik bu sıcaklık şaşırtıyor bizi. Yaz aylarının en sıcak günlerini yaşıyor Güney Afrika ve bizim yukarı bölgelere doğru hareket etmemiz için birkaç gün süremiz var.
Johannesburg’un Birleşmiş Milletler Teşkilatının yaptırdığı araştırmalara göre dünyanın en yeşil kenti olduğunu söylüyorlar bize. Şehrin ortasında kilometrelerce gittiğimiz halde bina göremiyoruz. Ağaçlar binalara göre değil binalar ağaçlara göre tasarlanmış. Hiçbir ağacı kesme izni yok.
Ama sokaklar kelimenin tam anlamı ile ıssız. Town denilen yer şehrin merkezi sayılabilir. Beyazların iktidarında burası her akşam köpüklü sularla yıkanırmış. Şimdi ise bomboş ve kirli sokaklarda geziyoruz. Buna rağmen Johannesburg şehri Afrika’nın ticari merkezi. Tüm Afrika ticaretinin %9’u burada yapılıyor.
GÖZETLEME KULELERİNDEN AVLANAN ZENCİLER
Bir dönem şehir merkezlerine girmeleri yasak olan siyahlar gözetleme kulelerinden avlanmışlar. Kurban Bayramı öncesinde zulmün müzesi olan Apartheid (ırkçılık) Müzesi’ni geziyoruz. Müzenin girişi bile sembolik olarak iki girişli; siyah ve beyaz. Siyahlar 10 yıl öncesine kadar beyazlardan gördükleri zulümleri burada sergiliyorlar. Giriyor ve ibretle izliyoruz. Gerçi hala bir ayrım söz konusu. Televizyonları, kiliseleri bile ayrı siyah ve beyazların. Bir taraf Kanal 1’i izlerken Kanal 2 diğer tarafa yönelik yayın yapıyor. Beyazlar kriket oynuyor, siyahlar futbol.
Beyaz Avrupalılar siyahların okullarından Tarih, Edebiyat ve Matematik gibi dersleri tamamen kaldırmış ve temizlik, hizmet gibi dersler koymuşlar. Onları her açıdan köleliğe yönlendirmişler. Hatta söylenenlere göre son beyaz başkan; “Sizler Tanrı tarafından bizlere hizmet etmek için yaratıldınız” şeklinde açıklamalarda yapmış. Siyahların gözlerinde ki nefreti hala görebiliyoruz. Karşılaştığımız kimi siyahlar bize de nefret dolu bakışlarla bakıyor ve kızgın tavırlarla tepkilerini ortaya koyuyorlar.
Beyaz Avrupalılar bu zulme 1994 yılına kadar durumu devam etseler de 94’de kansız bir devrimle kenara çekilmişler. Buna rağmen bugün yine zenginlik kaynaklarının ve madenlerin hâkimi onlar. Şehir dışlarında devasa villalarda yaşıyorlar. Zenciler ise yüzyılların verdiği bitmişlik ve uyuşturulmuşluk nedeni ile hiçbir iş yapamıyor, çalışmıyor, beceremiyorlar. Şehir merkezleri virane olmuş. Yeni hiçbir şey yapılmamış ve güvenlik sorunu had safhada.
Soveto sembol burada. Bizde gidip, geziyoruz. Tenekelerin içinde yaşıyor insanlar. Devrim de buralardan doğmuş zaten. Soveto’ları olan ama devrimi olmayan bir halk olamaz diye düşünüyorum. Buralardan bir devrimin doğmaması imkânsız. Soveto’da doğan bir genç şehrin diğer taraflarını görüp sonra da normal bir hayat süremez.
Burada başka bir şeyi daha fark ediyorum. Anlatılanlara göre o zulüm dönemlerinde Yahudi asıllı kişiler yine ön plandaymışlar. Her taşın altından bunların çıktığını söylüyorlar. Bölge Müslümanların kurduğu sivil toplum örgütleri ile görüşüyoruz ve bize, Sultan Abdulhamit Han’a Filistin için önerilen altınların buradan gönderileceğini, bunun ayarlandığını ama Abdulhamit Han’dan ret cevabını alınca bu defa 1. Dünya savaşında Osmanlı’ya karşı bizzat savaşmak üzere birçok Yahudi asıllı savaşçının İngilizlerle beraber Çanakkale’ye geldiğini söylüyorlar. Bu arada Tonny Leon adında Yahudi asıllı bir Güney Afrika Cumhuriyeti vatandaşının giderek güçlendiğini ve bir süre sonra iktidarı ele alabileceği de söyleniyor.
Müslümanlarda iyi durumdalar. Bölgenin İslamla tanışması oldukça eski olsa da asıl yoğunluğu Avrupalılar tarafından Hindistan ve Malay adalarından getirilen Müslümanlar oluşturuyor. Madenlerde çalıştırılmak üzere büyük kitleler beyaz zalimler tarafından buralara taşınmış. Yurtlarından kopartılan Müslümanlar kimliklerini kaybetmemişler. Siyahlarla beraber yıllarca ezilmişler ama 1994 yılında ki devrimden sonra beyazlar şehir dışlarına çekilip, siyahlar sokakların hâkimi olurken Müslümanlar rahatlamış, ticaretle uğraşmaya başlamış ve ufukları açılmış.
Yani bu süreçte aradan sıyrılanlar Hindistan asıllı Müslümanlar olmuş. Kısa sürede konumlarını güçlendirmiş ve zenginleşmişler. Eğitim seviyeleri yükseliyor, sivil toplum örgütleri güçleniyor ve etkinlikleri giderek artıyor. Güney Afrika bölgesinin en altında yer alan Güney Afrika Cumhuriyetinde Müslümanların durumları gerçekten bu açıdan iyi.
Müslümanların dergileri, gazeteleri ve televizyonları var. Dünya üzerinde ki gelişmelere kayıtsız kalmıyorlar. Cami çıkışlarında dağıtılan el ilanlarından veya kimi evlerin balkonlarından sarkan afişlerden Kudüs ve Filistin meselesine olan ilgilerini fark edebiliyoruz. Irak, Çeçenistan ve Afganistan bu ülkede ki Müslümanlarında yüreklerini de yakıyor. Bunu özellikle belirtiyorum çünkü biraz daha yukarılara çıkınca köyünden başka bir yere çıkmamış ve mesela Türkiye adını bir defa bile duymamış Müslümanlarla karşılaşmak gayet doğal. Güney Afrika Cumhuriyetinde ise Türkiye ve özellikle Osmanlı seviliyor, sayılıyor.
İSTANBUL KADAR GÜZEL BİR ŞEHİR; CAPE TOWN
Güney Afrika Cumhuriyetine gelip Ebubekir Efendinin kabri başında bir fatiha okumadan gitmek olmaz diyoruz ve Türkiye’yi baştan sona geçecek kadar mesafeyi kat ederek Cape Town şehrine gidiyoruz. Cape Town, İstanbul kadar güzel bir şehir. Gerçekten harikulade bir şehir burası. Afrika’nın en uç noktası olan Ümit Burnu burada. Ümit Burnu Avrupalılar için psikolojik bir sınır. Dar ve verimsiz Avrupa topraklarına hapsolmuş Avrupalılar için buralara gelmiş ve bu sınırları geçmiş olmak oldukça önemli. İki okyanusun birleştiği yere gidiyoruz. Kutuplara en yakın yerde, Afrika’nın ucundayız.
Eyaletin %50’si Müslüman. Eyalet Başbakanı da Müslüman. En az suç oranı bu eyalete ait.
Şehrin dört bir tepesinde evliyalar yatıyor. Cape Town’lular, şehirlerinin bu evliyalar tarafından korunduğunu düşünüyormuş. Ebubekir Efendinin kabri de bir tepeden Cape Town şehrini seyrediyor zaten. Kabre ulaşıyor ve Anadolu’nun selamı ile birer Fatiha okuyoruz Ebubekir Efendi’nin kabrinin başında.
Ebubekir Efendinin bölgede kurduğu ilk mescidi ve şimdi müze olan evini ziyaret ediyoruz. Osmanlı tarafından bölgeye gönderilen Ebubekir Efendi tekrar yurduna dönmemiş, burada medreseler açmış, yerleşmiş. Osmanlı’nın eriştiği yerlere bizim hayallerimiz bile erişmiyor. Öyle ki bölgede açılan 6 medresede okuyan öğrencilerin karne notlarının birer kopyası da Osmanlı arşivlerinde mevcutmuş. Oğulları da Ebubekir Efendinin izinden gitmişler. Bir oğlu Osmanlı elçisi olarak gittiği Singapur’da İngilizler tarafından katledilmiş.
Şimdi geniş bir aile EFENDİ Ailesi. Soyadları da EFENDİ. Ebubekir EFENDİ’nin torunlarından Kemal Efendi’nin misafiri oluyoruz. Çekim yapıyor, sorular yöneltiyorum. Başbakan Erdoğan’a kırgın Kemal Efendi. Güney Afrika’ya gelen ve burada Kemal Efendi ile de görüşen Başbakan, söz verdiği halde ilgilenmemiş Ebubekir Efendinin mirası ile. Halbuki istenilse çok iyi çalışmalar, hizmetler yapılabilir ve bir merkez açılabilir burada diyor Kemal EFENDİ. Ebubekir EFENDİ’nin adı yeterlidir birçok kapıyı açmak için diyor. Bölge Müslümanları arasında da etkin bir yere sahip Ebubekir Efendi’nin mirası. Çünkü Ebubekir Efendi ilk geldiğinde de bölge Müslümanlarının arasında ki ihtilafları çözmüş ve birliği sağlamış.
Efendi ailesinin ise Türkiye’den tek isteği var; vatandaşlık. Çocuklarını Türkiye’ye göndermek ve burada okutmak istiyor Kemal EFENDİ. Hoş bir sohbet sonrasında Türk halılarının üstünde namazlarımızı eda ediyoruz ve Kemal EFENDİ dedesi Ebubekir EFENDİ gibi medreseler açma planından bahsediyor. Dedesinin misyonunu üstlenme çabasına seviniyor, mutlu ayrılıyoruz yanından.
CANSUYU, İGMG ve İHH EKİPLERİ OMUZ OMUZA
Güney Afrika Cumhuriyetinde ki Müslümanların iyi durumları nedeni ile kurbanlarımızı burada kesmiyoruz. Burası merkez üssümüz aslında.
Afrika’nın yukarılarına doğru çıkmadan önce İGMG ve İHH’dan arkadaşlarla son gece buluşuyoruz yurtta. İGMG, kalabalık bir ekip ve çok sayıda kurban vekaleti ile gelmiş. İslam Toplumu Milli Görüş Teşkilatı bölgede 22 yıldır varlığını gösteriyormuş. Bölge insanları da onları çok iyi biliyor. İHH, Türkiye’den gelen arkadaşlardan ziyade bölgede ki arkadaşlarla bu güzel çalışmayı yapıyor.
Cansuyu Derneği ise Johannesburg’da merkezi büro açmayı planlıyor ilerisi için. Çünkü Johannesburg önemli. Özgür bir ortamı var ve alt Afrika’da yapılacak çalışmalar için en uygun yer burası. Hatta dünya üzerinde ki birçok İslami cemaat buraya yerleşiyor. Türkiye’den de bölgeye yerleşmek isteyenlerin olduğu söyleniyor. Mesela Fethullah GÜLEN Hocaefendinin buraya göç edeceği ve hazırlıkların devam ettiğini öğreniyoruz.
Müslümanların bu ülkede zenginleşmeye başlamasının güzel etkilerini her yerde görmek mümkün. Orada kaldığımız süre içerisinde hemen yakınlarda ki Cuma Mescidine devam etmeye çalıştık. Cuma Mescidi büyük, güzel ve temiz bir cami. Çevre düzenlemesi gayet hoş. Otoparkından medresesine tam bir külliye. Tertemiz. Abdesthanelerinde herkese özel havlu ve terlik var. Bunlar tek kullanım sonrasında yıkanmaya gidiyor.
Namaz sonrası bir müslüman ayağa kalkıp Somali merkezli bir konuşma yapıyor. Somali’de savaş başlamış ve mü’minler yardıma davet ediliyorlar.
Camilerin her taraf güllerle süslenmiş ve cemaatle dolu. Cidden dolular. Normal bir vakit namazında 20 saf olur mu? Cuma Mescidi, Hamidiye Mescidi… Hep dolu camiler. Cemaatle namaz’a çok önem veriyorlar. Camilerin itikaf için özel bölümleri var ve itikaf burada çok yaygın.
Sultan Abdulhamit tarafından yaptırılan Hamidiye Camiinin çıkışında yaşlı bir amcamızla tanışıyoruz. Amcamız Irak’tan girip Bush’tan çıkıyor ve ağlamaklı olduğu konuşmasının sonunu “Zafer bizim olacak inşallah” diyerek bitiriyor. İnşallah diyoruz ve Türkiye’den bize emanet olarak verilen kurbanları kardeşlerimize ulaştırmak için yola çıkıyoruz bir sabah erkenden.
Bölgede 20 yılı aşkın bir zamandır kurban kesen İGMG ekipleri gayet tecrübeliler. Beraber araçlar kiralıyoruz. Anadolu’dan, Avusturya’dan, Almanya’dan ve Belçika’dan kopan bir grup Müslüman, Afrika yollarına kardeşleşmek için yola düşüyor. Bu ne güzel tablo.
Bayram sabahı çocukları ile kucaklaşamayacak olan bu ağabeylerimizle beraber teybimizde Anadolu Türküleri, düşüyoruz yollara. Arada araç değiştiriyorum. Gerçekten mutluyuz. Yürekler kıpır kıpır, bunu fark ediyorum.
Kiraladığımız araçlar çok iyi ve Mozambik’in Başkenti Maputo’ya o günün akşamında sorunsuz bir şekilde ulaşıyoruz. Güney Afrika Cumhuriyeti Mozambik’in Maputo şehrine kadar olan yolları kendisi yapmış. Çünkü Güney Afrika, Afrika’nın ağabeyliğini üstleniyor. Afrika, Güney Afrika Cumhuriyeti’nin yörüngesine giriyor. Bu gerçekten önemli. Araplar Afrika’nın öderliğini kaybediyorlar. Nasır’la, Kaddafi ile Afrika’nın önderliğine soyunan Araplar bunu Güney Afrika ve Nijerya’ya kaptırıyorlar.
Arada yollarda durup, yeşil Afrika ovalarında yemek yiyor, namaz kılıyor sonra devam ediyoruz. Sınırda zorluk çıkartmıyorlar. Az bir bekleme ile vizelerimizi alıyor ve geçiyoruz.
CAMİSİ OLAN KÖY, MİSYONERLERİN GİREMEYECEĞİ KÖYDÜR
Maputo’da Müslüman Toplum Derneği’nden Yusuf RAWAT karşılıyor bizi. Müslüman Toplum Derneği’nin ülkede önemli çalışmaları var. Merkezlerinde fırsattan istifade ederek kütüphanelerini karıştırıyorum. En azından haritaya hakimler. Bunu önemsiyorum. İslam Coğrafyasını ve Türkiye’yi biliyorlar. Okulları var ve okul çalışmaları var. Ama her şeye rağmen dışardan desteğe muhtaçlar, Anadolu’ya çok iş düşüyor.
Bir köyde cami yapmak çok şey demek burada. Camisi olan köy misyonerlerin giremeyeceği köy demek oluyor. O yüzden Müslüman Toplum Derneği’ne camilere ağırlık veriyor. Pemba’da tüm camiler bunlara bağlı ve iyi çalışıyorlar. Broşürlerine, kitaplarına bakıyorum. Kitaplardan ve broşürlerden almak istiyorum ama hepsi Portekizce konuşuyorlar. Sonra tebessüm dili ile anlaşıyor, derdimi anlatıyor ve birer örnek alıyorum.
Ertesi sabah erkenden Maputo havaalanına gidiyoruz. Uzun ve tuhaf bir yolculuk sonrasında Mozambik’in Tanzanya sınırlarına yakın olan sınır eyaleti Pemba’ya iniyoruz. Uçak dolmuş gibi… İniyor, yolcu alıyor, 10 dakika bekliyor ve sonra yoluna devam ediyor. Yine Türkiye’nin bir ucundan diğer bir ucuna geçecek kadar mesafeyi alıyoruz.
MUSA BİR BEKİ’NİN ÜLKESİ MOZAMBİK
Mozambik ülkesinin adı Musa bin Beki’den geliyor. Hatta ülkenin ilk ismi Musa Beg.. İslamla çok erken tarihlerde tanışıyorlar ama burada ki Müslümanların durumu Güney Afrika Cumhuriyetinin aksine çok zor.
Önceleri nüfusun % 60’ı Müslüman iken şimdi bu rakam %20’lere kadar düşmüş. Müslümanlar aslında rakamın %40 olduğunu fakat devletin az gösterdiğini iddia ediyorlar. Yine de bu durum bile içler acısı hali ortaya koyuyor. Misyonerlerin, komünistlerin çalışmaları ve Müslümanların bölgeyi sahipsiz bırakmalarının sonucu ağır olmuş.
Müslümanlar gerçekten dışarıdan yardıma muhtaçlar. Eğitim yok, su yok, okul, kitap, Kur’an hiç yok. Onlarca köy geziyoruz içimiz kan ağlayarak. Sokaklar insan dolu. Gece gündüz yürüyorlar. Gün ışığı ile uyanıyor Afrika. Çırılçıplak insanlar görüyoruz yol kenarlarında. Normal değil biliyoruz. Mahzun bakışları ile Afrikalı çocuklar gözlerimize bakıyorlar. Ama yokluğu ve açlığı hissettiklerini sanmıyorum. Kendi değer yargılarımızla onları ölçemeyiz. Yokluğu hissetmek için önce “var”ı bilmek gerek. Bunu biliyorum.
Avrupalı zannediyorlar bizi. Gerçi bizi onlardan ayıran bir özelliğe de sahip değiliz maalesef. Onlar gibi giyiniyoruz ve rengimiz onlarla aynı. Tropikal iklimi, yemyeşil bitki örtüsü ve kıtaya özgü hayvan çeşitleri nedeni ile Avrupalıların turizm ihtiyacına cevap veriyor bu topraklar. Avrupalılar her yerde. Misyonerler en ücra köşelerde bile çalışıyorlar. Onlara benzemekten utanıyoruz. Bizi onlardan görünürde ayırt eden hiçbir şeye sahip değiliz.
Pemba eyaletine bağlı 43 köy var ve biz hepsinde kurban kesiyoruz. Anadolu’dan bize emanet edilen kurbanlar sahiplerine ulaşıyor. Diğer ekip arkadaşlarımızda Zimbabve ve Mali’de kurbanları kesiyorlar. Sürekli irtibat halindeyiz.
KUR’ANSIZ CAMİ, KALEMSİZ OKUL
Bir cami düşünün; tek odalı, çamurdan. Tek hasırı var o da sadece imam için. Birkaç sahife Kur’an-ı Kerim yaprağı var ve orası aynı zamanda okul. Çocuklar kitapsız, deftersiz ve kalemsiz eğitim görüyorlar. Böyle bir şey olabilir mi sahi? Oluyor. İçler acısı durum demek bile tabloyu net olarak göstermiyor maalesef. Gördüğümüz en iyi cami, okul veya ev bizim en kötü gecekondumuzdan çok daha kötü durumda.
Köyler arasında hiç durmadan geziyoruz. Kimi köylerde mecburen gecenin karanlığında kesim yapıyoruz, yoksa yetişmeyecek. Elektrik yok, arabanın farlarını çevirip kesim yapıyoruz ve başka bir köye hareket ediyoruz.
Gittiğimiz bir köyde güzel bir sürprizle karşılaşıyoruz. Köylüler köyün meydanında toplanmışlar. Karanlıkta ve koca bir Afrika sessizliğinde Allah’ın isimlerini haykırıyorlar hep beraber. Yıllar olmuş bir zikre katılmayalı. Küçücük çocuklar görüyorum saflar arasında. Bu anların çocuklar için ne ifade ettiğini biliyorum. Osman Abi dayanamıyor, giriyor saflar arasına.
İstanbul’un keşmekeşinden ve kalabalığından uzakta, bir Afrika köyünde, sıcacık insanlarla, kara bir gece de o özel anlara eşlik ediyoruz. Kara tenli kardeşlerimiz ALLAH diyerek dönüyorlar. Dönüyor ortada hu diyerek köyün imamı, dönüyor dünya. Aynı dili konuşuyoruz gecenin koyu karanlığında yüzlerini seçme imkanımın asla olmadığı o siyah derili kardeşlerimizle.
EVRENSEL PAROLAMIZ; SELAMUN ALEYKUM
Balon ve şeker dağıtıyorum çocuklara. Toplanıyorlar etrafıma, sarılıyorum birine. Oda içten sarılıyor bana. Çocuk küçük ama yüreği benden büyük. Anlayacağını düşündüğüm o tek cümleyi söylüyorum. Evrensel parolamızı; Selamun Aleykum… Bir eli ile bana sarılan ve diğer eli ile de verdiğim balonu tutan ufaklığın dişlerinin beyazlığını görüyorum. Gülüyor ve Aleykum Selam diyor.
Sinekler her tarafımızda. Işığı gören tüm sinekler toplanıyorlar çevremize. Çocuk rahatsız olmuyor ama biz dayanamıyoruz. Elimi sallıyorum ve onlarca sinek çarpıyor. İndiriyorum çocuğu kucağımdan. Bu anlar güzel anlar. Muhakkak onlar içinde güzel. Yüzlerini hiç görmedikleri, ülkelerini hiç bilmedikleri beyaz kardeşleri gecenin bir vakti köylerine geliyor. Diğer beyazlar kendilerine üstten bakarken bunlar sarılıyor, beraber gülüyor, beraber ağlıyorlar. Bunlar Anadolu’dan selam getiriyorlar. Bunlar kurbanlaşıyor, bayramlaşıyorlar. Bu beyaz adamlar kendileri ile aynı dili konuşuyorlar, aynı şekilde ibadet yapıyor ve o kutlu sözde anlaşabiliyorlar; Es-Selamun Aleykum.
O masum yürekler için büyük bir olay bu. Gecenin o koyu karanlığında tertemiz bir samimiyet denizinde yüzüyoruz. Riya yok, hased yok, karmaşa yok. Bizi onlara, onları bize bağlayan bir bağ var ve bütün mesele bu kadar. Anadolu’dan binlerce kilometre ötede ki kardeşlerimize tüm Anadolu’nun selamını iletiyoruz.
Sabah erkenden tüm şehir uyurken çıktığımız PEMBA’ya gecenin bir vakti dönüyoruz. İki gündür yollardayız ve hep geç vakitte dönüyoruz. Her yer kapalı. Zaten koca şehirde 2 tane lokanta var ve şimdi onlarda kapalı. Bize eşlik eden gencin normal bir teklifmiş gibi yaptığı barda bir şeyler atıştırma teklifini reddediyoruz ve sadece elektriklerin olduğu otelimize dönüyoruz. Gayet iptidai şartlarda, su şişelerinden yaptığımız kaşıklarla küçük bir konserve kutusuna 3 kişi dalıyoruz. Hissediyoruz o esnada binlerce kardeşimizin aç yattığını. İstanbul’da fark edemediğimiz gerçekler burada yüzümüze çarpıyor.
HİÇ KURBAN KESİLMEYEN KÖYLERE CANSUYU OLDUK
Burada cami demek hayatın merkezi demek. Yıkık, dökük, virane’de olsalar camiler köylerin en güzel binası.. Tüm kurbanlarımızı camilerde kesiyoruz. Hayatları boyunca hiç kurban ibadetinin ifa edilmediği köylere gidiyoruz. İnsanlar kurban ibadetinden haberdarlar ama hiç kesmemişler. 20 kişi bir kurbanı kesip soyamıyor. Hatta bir ara kurbanları kestiğimiz camiinin önünden, soymaya götürdükleri yere doğru geçiyorum. Köylüler hayatlarında hiç kurban kesmemişler, bilmiyorlar. Çünkü kurban boğazından asılmış.
Ellerimize sarılıyor köyün imamı. Kestiğimiz birkaç kurban için değil bu saygı. O köyde kestiğimiz 10 kurban tüm köye dağıtılacak ve en fazla birkaç gün idare edecek.. Ama bizim orada olmamız, oralara kadar gitmemiz güç veriyor onlara.
“Yine gelecek misiniz?” diyor imam. Geleceğiz diyoruz, geleceğiz. Gelelim yeniden buraya. Yaptıralım bu köyün virane camisini. Birkaç Kur’an-ı Kerim, bir su kuyusu, bir odalı okul, birkaç öğrenciye burs ve al sana tahmin bile edemeyeceğin kadar hizmet.
Bir cami demek o köyü ve çevre köylerini misyonerlerden kurtarmak demek. Bir su kuyusu demek o köyü ve çevre köyleri susuzluktan kurtarmak demek. Tek odalı bir okul tüm bölgeyi eğitmek demek. Ve burslu birkaç öğrenci demek geleceğin milletvekili, bakanı ve devlet başkanı demektir.
Her duada yer almak istemez misiniz? 500 dolara bir cami, bir okul yaptırmak istemez misiniz?
Tek odalı o köy camilerinden birine giriyorum.1980’den kalma bir takvim gözüme çarpıyor. Arap Müslümanlar getirmişler ve hala orada duruyor. Çünkü üzerinde bir ALLAH lafzı var ve bu onlar için yeterli.
Türkler bu ülkede okul açmışlar. Bölge milletvekili ile görüşüyoruz. Fiyatların aşırı yüksekliğinden bahsediyor. Birkaç dolar bulamayan aileler yüzlerce doları bir çocuklarına nasıl versinler. Müslümanlar çocuklarını okutmak istiyorlar ama okutamıyorlar. Okulda sadece 3 tane Müslüman öğrenci var. Keşke diyorlar bize de uygun olsa da bizde okutsak çocuklarımızı. Müslümanlar yine mahzun ve yine garip.
SABRIN VE SESSİZLİĞİN KITASI AFRİKA
Sabır ve sessizlik hakim Afrika’da.
Yağmalanmış koca kıta’da Müslümanlar bize muhtaçlar. Sağa sola savrulan o küçük meblağlar burada akıl almaz derecede kıymetli. Babasından aldığı harçlıkla günü kurtaran öğrenci kardeşim o harçlığı ile koca bir ailenin kurtarılacağını bilse ne yapar acaba? Afrika’da esaslı işler yapmak şart.
Düşünüyorum da, zengin işadamlarımız, hayırseverlerimiz burada bir bölgeyi ele alsalar, yatırım yapsalar, okul yapsalar, Okul yapın, mescid açsalar, burs verseler, Kur’an-ı Kerim dağıtsalar, kurban kesseler ve yardım dağıtsalar neler olur? Çok büyük meblağlardan bahsetmiyorum; birkaç bin dolar yeterli. Bir süre sonra o bölgenin her açıdan kalkındığını, İslamiyet’in inanılmaz bir hızla geliştiğini göreceğiz hep birlikte. O nurun köyden köye, evden eve ve kalpten kalbe nasıl çoğaldığını görüp şaşıracaksınız.
Mozambik’te işgalcilere ilk kurşunun sıkıldığı ve ilk ayaklanmanın başladığı köye gidiyoruz. Köy Müslüman ama zor durumda. Misyonerler müthiş imkanlarına ve çalışmalarına rağmen yeterince verim alamıyorlar. Yıllarca uğraşıp hristiyan yaptıkları bir köy bizim 10 kurban kesmemizle Müslüman olabiliyor. Çünkü onlar Afrikalı’larla omuz omuza aynı safta durmuyorlar. Kiliseleri bile ayrı. Aynı kaptan yemek yemiyor, aynı kuyudan su içemiyorlar. Yüzyıllardır sömürmüşler, yağmalamışlar ve katletmişler. O yüzden bizim orada olmamız, Anadolu’dan selam götürmemiz çok önemli.
Bir selamınız, bir kurbanınız çok önemli. Kardeş öğrenci veya “ Afrikalı Çocuğum” gibi kampanyalar yapılabilir. Öz çocuklarınızın yanı sıra Afrika’lı bir çocuğa da sahip çıkabilirsiniz. Bir çocuğumda Afrika’da diyebilirsiniz. Veya çocuklarınıza; “bir kardeşinde uzaklarda, harçlıklarından biriktir, gönderelim” diyebilirsiniz. Çok küçük meblağlarla büyük işler yapabilirsiniz.
Bir köye gidiyoruz, çocuklar sarıyor etrafımızı. Ürküyor kimi. Şeker vermek için bir ufak kıza doğru yürüyorum, inanılmaz bir korku ile kaçıyor benden. Onca çaba ile gidebiliyorum yanına. Kucağıma alıp seviyorum.
Çocuk her yerde çocuk. Hepsi masum, hepsi tertemiz. Başka bir çocukla beraber abdest alıyoruz yağmur suları ile. Enes, bir teneke ile abdest alıyor. Elinden alıp ben döküyorum suyunu. O çocuk yüreğinde ne fırtınalar esiyor fark ediyorum. Sonra beraber safa duruyoruz. Daha bir yakın duruyor şimdi.
Ve bu defa bende hissediyorum saf olmanın gerçek anlamını.
KARDEŞLER OMUZ OMUZA OLMALI
Bizi Mozambik’in başkenti Maputo’ya götürecek uçak kalkana kadar kurban kesiyoruz. Burada kaldığımız 3 gün içerisinde sadece köyler arasında 1500 kilometre yapmışız. Yapılacak camilerin, okulların notlarını alıyoruz. Bir dahaki gelişimizde açılışını yapmayı düşündüğümüz su kuyuları ve medreseler var.
Ziyaret ettiğimiz bir medresenin hali içler acısıydı. Kapısız ve penceresiz tek odalı bir bina. Ve içinde kalabalık bir öğrenci grubu. En basit ders malzemesinden bile mahrum olan bu öğrenciler elbette yardıma muhtaç ve biz büyük vebal altındayız. Gözlerinde ışık var. İmkan olsa koca kıtanın altını üstüne getirecek bunlar. Şehrin en iyi okulu buysa diğerleri nasıldır acaba diyoruz.
Okulun bahçesinde yine kurban kesiyoruz ve ben öğrencilerin arasına dalıyorum. Ufacık çocuklar var. 2 tanesi Kur’an-ı Kerim okuyor. Çıkartıyor üzerimde kalan 2 kalemi veriyorum. Elden ele dolaşıyor kalemler. Onlar için çok büyük bir şey bu. İnsan o şartlar altında verdiğin şeye saldıracaklar, ortalık karışacak diye düşünüyor ama olmuyor. Buna özellikle seviniyorum. Onurlular. Alçalmıyorlar. Tebessümle bakıyorlar ama ben rahatsız oluyorum ortada elimde kamera ile durmaktan. Biz kardeşiz ve omuz omuza durmamız gerekli, sıkılıyorum.
Sonra Maputo’ya dönüyoruz. Müslüman Toplum Derneği’nin genel merkezinde bir toplantı yapıyoruz. Anadolu’nun ve özellikle Milli Görüş Lideri sevgili hocamızın selamını iletiyoruz onlara. Gözleri ışıldıyor Yusuf RAWAT’ın. Gözleri ışıldıyor Mozambikli kardeşlerimizin. Sevgi ile alıyorlar selamı ve onlarda selamlarını iletiyorlar tüm Anadolu’ya. Teşekkür ediyorlar tüm uzak/yakın kardeşlerine.
Gecenin bir vakti Güney Afrika’ya dönmek için yeniden yola çıkıyoruz. Qlimani’de ve Maputo’da çok sayıda kurban kesen İGMG ekipleri de görevlerini ifa etmişler ve bizi bekliyorlar. Mozambik sınırında küçük bir soygun tehlikesi atlatıyoruz ama artık bu tür olayları sorun olarak bile kabul etmiyoruz.
Sabah saatlerinde döndüğümüz Johannesburg’dan öğle üzeri yeniden ayrılıyor ve ülkenin diğer bir ucuna geçiyoruz. Bu sırada diğer ekiplerimizde dönüyor ve hep beraber bir durum değerlendirmesi yapıyoruz. Herkes mutlu ama aynı zamanda hüzünlü…
Kardeşlerimizle bayramlaşmanın mutluluğu var üzerimizde…
Ama aynı zamanda gördüğümüz ve yaşadığımız onca acı tablolar, sömürülmüş tpraklar ve zihinler hüzne sürüklüyordu bizi.
Dünyanın en bereketli topraklarında insanlar açlıktan ölüyorlar.
Dünyanın en zengin madenlerinin olduğu topraklarda insanlar alabildiğine fakirler.
Dünyanın en güzel topraklarında insanlar sömürünün, emperyalizmin ve beyaz Avrupalıların insafsızlığı altında eziliyorlar.
Dünyanın en ucunda insanlar uyutuluyorlar.
Ve uyutulan binlerce kişiyi uyandırmak için uyanık olan bir kişi yeterlidir diyorsanız CANSUYU’nu, İHH’yı, İGMG’yi, DENİZ FENERİ’ni ve KİMSE YOK MU DERNEĞİ’ni desteklemelisiniz.
Vesselam